top of page

Zeytin ve Zeytinyağı Mitleri IV - Antik Yunan Dönem Mitleri IV - Homeros Yazınları III - Odissea

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Saraçoğlu
    Uğur Saraçoğlu
  • 13 Nis
  • 14 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 3 gün önce

İllüstrasyon; Odysseus ve eşi Penelope nin canlı bir zeytin ağacından yapılma düğün yatağı, Chat gpt.

Zeytin ve zeytinyağı İlyada yazınında daha çok savaşçıların bedenlerini temizlemesi, silah ve kutsallıkla ilişkilendirilir.


Odysseia’da ise "sadakat", "kent kimliği", "statü", "zanaatkarlık" ve "eve dönüşün" simgesidir.


Kahramanın Yuva Özlemi


Odisseus'un ne kadar çok yurt, ev ve eş özlemi içinde olduğunu doğup büyüdüğü İthaka adasına ulaşmadan önce ölümsüzlüğü reddettiği bölümden anlarız; peri Kalipso sonsuza kadar adadan ayrılmaması şartı ile ona ölümsüzlük vadeder ama Odysseus bu teklifi kabul etmek istemez, yaşadığı çatışma çok büyüktür; "yuvasına ve eşine dönme arzusu" ile "bir peri ile birlikte sonsuz yaşam fantezisi" arasında kalır.


Bir ölümlünün Zeus'un kızını reddedebilecek gücü olamayacağı için Athena devreye girer, Zeus'tan Odisseus'u serbest bırakması için kızı Kalipso ile görüşmesini ister. Zeus gereğini yapar, yedi yıllık kaçamak biter, kahramanımız tekrar özgürlüğüne kavuşur.


Hikaye, dönem insanlarının bilincinde var olan "tanrıların insanın kaderini değiştirme gücü" inancının hikayesidir, çünkü Zeus ikna edilmeseydi kahramanımız sonsuza kadar o adada kalacaktı.


Odisseus'un Nişanı; Sadık Eş Penelope ile Kahraman Eşinin Düğün Yatağı


Odysseus’un canlı zeytin ağacını oyarak yaptığı, kökleri toprakta olan canlı bir düğün yatağı vardır. Yıllar süren savaş ve eve geri dönüş maceralarından sonra yuvasına ulaşmıştır. Yirmi yıl kocasından ayrı düşen ama onun geleceğinden hiç umudunu kesmeyen zavallı Penelope, bir anda Odysseus olduğunu söyleyen bir erkeğin çıkıp gelmesi ile ne yapacağını bilemez.


Gelen yaşlı adamın gerçekten Odysseus olup olmadığından emin olmak ister. Zekice bir yola başvurur; kocasının duyacağı şekilde hizmetçisine yatağın yerini değiştirip hazır etmesini söyler. Zeytin ağacının canlı olduğunu ve yatağın hareket ettirilemeyeceğini bilen Odysseus sinirlenir ve der ki;


Kadın, nasıl zalim bir söz söyledin öyle? Yatağımı yerinden oynatan kim imiş?

Gücü kuvveti ne derece olursa olsun, Bir tanrı yardımcısı olmadıkça, bunu kimse başaramazdı;

Bir tanrı evet, istese yerinden oynatabilir.

Lakin insanların en yiğidi bile olsa başa çıkamaz!

Bu yatağın ustalığında benim için emin nişan var: çünkü onu ben kendim, kimsenin yardımı dokunmadan yapmıştım.


Avlunun ortasında, yeşil dalları budakları her yana uzanmış, gövdesi bir direkten daha kalın bir zeytin ağacı vardı.

Onu sarmak üzere ağır taşlarla yatak odasının duvarlarını örmüştüm.

Üstüne bir tavan çekmiş, kanatları berk tahtadan kapılarla örtmüştüm.

Ondan sonradır ki, o zeytin ağacının yeşil yeşil sarkan dal ve budaklarını kestim ve köklere

kadar gövdesini ustalıkla ve çırpı çekerek düzelttim.

Sonra tunç aletlerle cila vurdum ve içini oyarak yatağın sedirini tamamladım.

Sonra kakma altın, gümüş ve fil dişi ile bezedim.

Sonra parlak kızıl sahtiyandan kayışlar gerdim... İşte sana verecek nişanım budur...


Odysseus, Şan: XXIII, Penelope’nin Odysseus’u Tanıması


Yuva, Aile, Zeytin Ağacı


Yaşayan bir zeytin ağacından yapılma düğün yatağı ve yatak odasının nasıl yapıldığını betimleyen bu dizeler birden fazla erdem ve kavramın sembolleri ile doludur.


Tasvirler dönemin şehirli zanaatkarlarının ulaştığı ustalığın seviyesinin şiirsel anlatımıdır.


Eşlerin birbirlerini tanımaları, karşılıklı hissettikleri bağlılık ve kentli olmanın göstergesi olan “ailenin sabit ve değişmez kendi evi olur” bilinci canlı zeytin ağacı ile somutlaştırılmıştır.


Aile kavramı “evin içinde köklenen ve yerinden oynatılamayacak zeytin ağacı” ile sembolize edilmiştir.

Şehirli Zanaatkarlar ve Zeytin Ağacı


Mısralardan Odysseus'un sadece bir asker değil aynı zamanda ev inşa edebilecek kadar usta bir zanaatkar olduğu anlaşılır.


Taş ustasıdır, duvar örer.


Çırpı çekmek, marangozluk ve inşaat gibi işlerde, bir yüzey üzerinde boyalı ip yardımıyla düz bir kılavuz çizgi oluşturmak anlamına gelir.


Kahramanımız marangozluğuna ek olarak tunç aletleri kullanarak ağaç oyma ve parlatma sanatında ustalaşmış bir sanatkârdır. Odysseus’un yatağı yaparken "tunç aletlerle cila vurdum" (veya bazı çevirilerde "tunca vurdum") ifadesi, aslında modern anlamdaki kimyasal bir ciladan ziyade, mekanik bir düzlenip pürüzsüz bir yüzey oluşturma sürecini anlatır. Tunç burada bir "fırça" veya "sıvı cila" değil; ahşabı parlayana kadar tıraş eden, ezen ve pürüzsüzleştiren hassas bir işleme aracıdır.


Tunç aletin düz yüzeyiyle ahşaba baskı uygulanarak (sürtülerek) yapılan işleme perdah denir. Bu sürtünme önce odunun gözeneklerini kapatır. Oluşan hafif ısı, ağacın kendi içindeki doğal yağları ve reçineyi yüzeye çıkarır. Böylece dışarıdan bir madde sürmeden, zeytin odunu kendi içindeki oleuropein ve doğal yağları sürtünme yoluyla yüzeye çıkarır, ağaç kendiliğinden doğal bir cila kazanır.


Ağacı cilalayıp onu bir kuyumcu ustalığı ile değerli madenlerle süsleyebilecek derecede kuyumcu ustalığına da sahiptir.


Antik dönemde fildişi, ahşaba benzer şekilde işlenebilen ama çok daha kıymetli bir malzeme olduğu için genellikle üst düzey marangozlar veya heykel sanatçıları tarafından işlenirdi. "Bezedim" ifadesiyle kastedilen kakma işlemidir. Saraylarda çalışan özel sanatçılar hem metali hem de değerli taş/kemik aksamı birleştirebildiği için bu kişiler "çok yönlü ustalar" olarak görülürdü.


Fildişi, o dönemde bir "prestij emtiası"ydı. Yunanlılar bu lüks hammadde karşılığında genellikle zeytinyağı, şarap, yün ve kaliteli seramiklerini ihraç ederlerdi.


Çiftçidir de aynı zamanda, zeytin ağacının nasıl budayıp şekle sokulacağını bilir.


Deri işlemeyi de bilir, debbağ ve saraçtır.


Sahtiyan, kelime anlamıyla tabaklanmış ve boyanmış teke (erkek keçi) derisidir. Antik Yunan’da sığır derisi daha çok kalkan ve ağır işler için kullanılırken; yatak süslemesi, sandalet ve lüks eşyalar için keçi derisi tercih edilirdi. Odysseus’un yatağını bu deriyle çevrelemesi, yatağın sadece sağlam değil, aynı zamanda konforlu ve lüks olduğunu gösterir.


MÖ 1000'li yıllarda deriyi "parlak kızıl" ya da "erguvan rengi" ne boyamak, devrin en pahalı ve zahmetli işidir. Odysseus’un yatağında bu rengi kullanması, onun toplumsal statüsünü ve İthaka üzerindeki hükümranlığını vurgular. Ozanımız deniz aşırı ticaretle gelen ithal bir malzemenin kullanıldığını bilerek .

"Kızıl" veya "Mor", antik dünyada krallara ve soylulara özgü bir renktir. Fenikeliler tarafından deniz salyangozlarından elde edilen kök boyalarla elde edilen bu iki renk üst sınıf soyluluğun göstergesidir.


Kahramanımızın akıl hocası Tanrıça Athena’nın şehirli zanaatkarların tanrısı olduğu düşünüldüğünde mısralardaki "zanaatkar asker" tiplemesi dönem insanının bir başka deyişle Atina şehrinin liderliğindeki Klasik Yunan Medeniyeti kentli sınıfı yaşam ideolojisinin damıtılmış tarifidir.



Beden Temizliği Sonrası Cildi Yağla Ovma


Odisseus'un memleketine dönüş yolculuğunda defalarca kendisinin, oğlunun yada başka soylu yan karakterlerin banyo sonrası vücudunu yağ ile ovmasından bahsedilir.


Su ile yıkandıktan sonra cildi yağlama, bir yabancının eve kabul edilme sürecinin (Xenia; misafirperverlik) en önemli parçasıdır. Yıkanıp yağlanmadan sosyal bir meclise ya da ortama girilmediğini anlarız. "Cilalı teknelerde yıkanma" eylemi sadece temizlik değil, bir misafirperverlik (xenia) ritüelidir. Kişi küvetin içine girer, ancak kendi kendine yıkanmaz; hizmetçiler ısıtılmış suyu kişinin başından aşağı dökerek onu arındırır. Kahraman bazen kendi kendini yağlar, bazen de evin kızlarının ya da evin hizmetlisinin onu yağladığı olur.


...konukları da götürdüler tanrısal saraya, konuklar sarayı görünce şaşakaldılar,

ay gibi, güneş gibi parlıyordu yüksek tavanlı konağı soylu Menelaos’un.


Baktılar gözleriyle doya doya, sonra cilalı teknelerde bir güzel yıkandılar.

Hizmetçiler yıkadı onları, ovdu zeytinyağıyla, sonra gömlekler giydirdiler, yün harmaniler geldiler sonra Menelaos’un yanına, tahtlara oturdular.


Odysseus, Şan: IV, Lakedaimon


Yukarıdaki dizelerde geçen sarayın Geç Tunç Çağı (Miken dönemi) Sparta (Lakedaimon) şehrinde bulunduğu düşünülüyor. Sarayın fiziksel konumu için ise tarihçiler geleneksel olarak Menelaion Tepesine işaret ederken, güncel arkeolojik veriler Ayios Vasileios yerleşimini daha güçlü bir aday olarak görüyor.


Dönem saraylarında içinde yıkanılan küvetlerin gümüşten, tunçtan, pişmiş topraktan ya da daha az olmakla birlikte taştan yapıldığı biliniyor. Destanda "cilalı" veya "parlak" (ξεστός - ksestos) ifadesi genellikle metalin pürüzsüzlüğünü veya kaliteli seramiğin işçiliğini niteler.



Bu ara güzel Poykaste yıkadı Telemakhos'u,

en küçük kızıydı o Neleusoğlu Nestor'un.

Yıkayıp ovduktan sonra parlak zeytinyağıyla,

giydirdi ona güzel bir gömlek,

bir de harmani attı sırtına,

hamamdan gelirken ölümsüzler gibi yürüyordu.


Odysseus, Şan III, Pylos'ta


Telemakhos, Nestor'un sarayına vardığında Nestor’un en küçük kızı Polykaste onu yıkar ve zeytinyağı ile ovar. Şair onun şanını vurgulamak için Telemakhos'u ölümlü sıradan bir insandan çok bir tanrıya benzetir. Bazı yorumlarda "benzetme" kelimesinin "tanrısallaşma" ya atıf yapmak anlamında olduğu, bu nedenle yıkanma sahnesinin bir tür "dini ritüel" olabileceği de düşünülüyor. Bir diğer yorum ise sahnenin basit bir temizlik eyleminden ziyade, bir erginlenme (initiation) ritüeli olarak kabul edilebileceğidir. Telemakhos banyodan çıktığında fiziksel olarak değişmemiştir; ancak toplum içindeki algısı, otoritesi ve "kahramanlık özü" görünür hale gelmiştir.



Ayakları Zeytinyağı İle Ovulan Erkek Kahraman


Yuvasına dönen kahramanımız yaşlanmış ve yüzü değişmiştir.

Yirmi yıl kocasından ayrı düşen ama onun geleceğinden hiç umudunu kesmeyen zavallı karısı Penelope, bir anda Odysseus olduğunu söyleyen bir erkeğin çıkıp gelmesi ile ne yapacağını bilemez.

Penelope onun gerçek kocası olup olmadığından emin değildir, onu eve kabul etmiş ama hala onun bir yabancı olduğundan şüphe etmektedir;


“Ama yine de, hizmetçilerim, yabancının ayaklarını yıkayın,

yatağını hazırlayın — sedirini, örtülerini, parlak keçelerini —

sabah olduğunda da onu yıkayın ve yağla ovun ki

Telemakhos’un yanında sofraya oturabilsin.”


Odysseus, Şan IX, Odysseus ile Penelope'nin Görüşmesi


Bu sahnede kullanılan yağ parfüm değil saf yağdır. Ayak yıkama sahnesindeki "süzülmüş yağ" çevirisi Homeros'un "sıvı altın" dediği maddenin karşılığıdır.


Bir kadının kahramanın ayaklarını yağla ovması sahnesini yüzyıllar sonra Luka İncil'inde tekrar karşımıza çıkar. soylu bir aileye misafirliğe giden İsa'nın ayaklarını Maria Magdelena yağ ile ovar.


Birbirine Sarılmış İki Zeytin Ağacı


Kahramanımız peri Kalipso'nun adasından bir sal ile tek başına ayrılır, fırtınaya tutulur ve bilmediği bir yerde çıplak ve perişan bir şekilde kıyıya ulaşır, hava soğuktur barınacak bir yer arar;


Düşündü taşındı, en iyisi sığınmaktı, şu ırmağın yamacındaki ormana.


Tırmandı, vardı bir çalılığın dibine, iki zeytin ağacı vardı orada,

fışkırıyordu ikisi de bir kökten, biri yabaniydi, biri aşılı,

öyle girmişti ki birbiri içine bu iki ağaç,

ne esen yelin ıslak gücü geçerdi, ne de yağmur sızardı diplerine,

öylesine sımsıkıydı yapraklar, öylesine sarmaş dolaş.


Odysseus giriverdi bu ağaçların altına,

elleriyle bir döşek serdi kendisine, yerde dökülmüş yaprak vardı bir sürü,

örtecek kadar iki-üç adamı, koruyacak kadar kıştan soğuktan.


Çok çekmiş Odysseus gördü bunları, sevindi, uzandı toprağa, örtündü yapraklarla.


Issız bir yer vardır hani, kimseciklerin olmadığı, saklar orda insan kor parçasını kara kül dibinde, korusun diye ateşi, uzaklarda ateş aranmasın diye, işte Odysseus yapraklar içine öyle gömülmüştü.


Athena döktü uykuyu gözlerine, kapadı o canım gözkapaklarını, çabuk kurtulsun diye acı yorgunluktan.


Odysseus, Şan: V,  Kalypso'nun Mağarası - Odisseus'un Salı



İllüüstrasyon; bir çalılığın dibine birbirine sarılmış iki zeytin ağacına sığınmış Odissea, Chat gpt.
İllüüstrasyon; bir çalılığın dibine birbirine sarılmış iki zeytin ağacına sığınmış Odissea, Chat gpt.


Dizelerde sığınılan iki zeytin ağacı "tarım ve yerleşiklik sayesinde gelen korunaklı alan" bilincine göndermedir.


Yabani zeytin, insanın müdahale etmediği ham doğanın; emeğiyle evcilleştirilip verimli hale getirdiği aşılı zeytin ise dönemin yerleşik kent kültürünün sembolleridir. İkisinin tek kökte birleşmesi, insanın hem hayvani hayatta kalma içgüdüsünü hem de yerleşik hayatın getirdiği akıl ve düzeni aynı bünyede taşıdığını anlatır.


Zeytin ağaçlarının korumasındaki yaşam potansiyelinin betimlemesi olan "kara kül altındaki kor parçası" benzetmesi büyüleyicidir. Ozan zeytin ağacının altında Artemiş ve Apollon'u doğuran tanrıça Leto mitine gönderme yapmıştır.



Altın İbrik İçinde Taşınan Zeytinyağı


Kahramanımız zeytin ağaçlarının altında uyurken Homeros'un periye benzettiği Phaiak prensesi Nausikaa genç ve güzel kız hizmetçileri ile birlikte nehir kıyısına çamaşır yıkamaya gelmiştir, gelirken de zeytinyağı getirmeyi ihmal etmemiştir;


Kız binince arabaya verdi ona anası altın bir ibrik içinde su gibi bir yağ,

sürünsün diye, yıkanırken hizmetçi kızlarla.


Odysseus, Şan: VI, Odisseus'un Phaiak İline Gelişi.


Odisseus çamaşır yıkama işini bitirip top oynayarak eğlenen kızların çığlıkları ile uyanır, giysisizdir, acınası halde bir ağaç dalı ile genital bölgesini örter, birdenbire çırılçıplak beliriveren Odisseus'u gören hizmetçiler kaçışırlar. Prensesimiz cesaretlidir, yanaşır kahramanımıza, düşman olmadığını sezer, Odiseus yıkanıp yağlanmak istediğini söyler;


Uydular Nausikaa’nın buyruğuna,

kuytu bir yere götürdüler Odysseus’u,

bir gömlek koydular önüne,

bir harmani ve çamaşır koydular,

bir de altın ibrik içinde duru bir yağ,

dediler, buyur; ırmağın akıntılarında yıkan.


Odysseus, Şan: VI, Odisseus'un Phaiak İline Gelişi.


Dizeler yağın bir bakım nesnesi olarak sunulması ve "yabancı" olanı "soylu" bir konuğa dönüştürmesinin şiirsel anlatımıdır.


Dizedeki yağ orijinal metinde "hygron elaion; sıvı parlak yağ" olarak geçer; saf, parlak ve akışkandır ama kokulu bir merhem özelliğinde değildir. Ozanın suyla yıkanma sonrası cildi yumuşatmak, ışıltılı bir görünüm vermek amacıyla kullanılan zeytinyağını betimlerken sık sık berraklığına ve akışkanlığına vurgu yaptığı biliniyor.



Kumaşlardan Damlayan Zeytinyağı


...bir kısmı da tezgâhlarda bez dokuyor, kavağın tepesindeki yapraklar gibi dönen

örekeleri çeviriyordu,

sık dokunmuş ince işlenmiş ince kumaşlardan akışkan zeytinyağı damlıyordu.


Odysseus, Şan: VI, Odisseus Alkinoos'un Sarayında


Orjinal metinde Homeros "kairoseōn" (sık dokunmuş/mükemmel ayarlanmış) kelimesini kullanmış. Kumaş o kadar sık ve pürüzsüzdür ki, üzerindeki fazla yağ iplikler tarafından emilemez yüzeyden "damlar" gibi görünür ve parlar.


Ozan gerçekçi bir teknik ayrıntıyı gösterişli bir şiirsel abartı ile anlatmış. Alkinoos’un sarayındaki Phaiak kadınlarının dokuma işçiliğindeki kusursuzluğunu ve kumaşın şanını vurgulamış.


Kullanılan yağ beden temizliği sonrası kullanılan yağ ile aynı karakterdedir. Zeytinyağının burada kumaşla birleşmesi, üretilen malın değerinin ve sarayın bitmek bilmeyen zenginliğinin abartılı bir betimlemesidir.


Alkinoos’un sarayı "ideal" bir dünyadır. Kadınların dokuma tezgahları başındaki bu tasviri, sıradan bir üretimden ziyade tanrıça Athena’nın onlara bahşettiği üstün bir el işçiliği sanatını simgeler.


Dize bize zeytinyağının dokuma zanaatındaki ve keten işçiliğindeki kullanımıyla ilgili teknik detaylar verir. Antik dünyada, özellikle çok ince ve kaliteli kumaşlar dokunurken iplikler yağlanırdı, bu uygulama yün veya keten ipliklerin daha esnek ve pürüzsüz hale getirirdi. Böylece dokuma sırasında ipliklerin birbirine sürtünüp kopması da engellenirdi.



 "Barbarlık" ile "Medeniyet" Arasındaki Fark; Zeytin Odunu


Kahramanımız ve arkadaşları bu kez bir Tepegöz tarafından yakalanmış, mağarada esir tutulmuş durumda, kaçmanın bir yolunu arıyorlar;


Bir büyük kazık vardı, mandıralardan birine dayanmış,

yaş yaş koparmıştı bu dalı bir zeytin ağacından

bunu o, kuruduktan sonra elde taşınmak için.


Benzettiydik biz onu, görür görmez, bir gemi direğine,

kara gemiler vardır hani, yirmi kürekli,

aşarlar koca engini yük taşıya taşıya,

işte bu sopa da öyle göründü bizim gözümüze,

o gemilerin direği gibi kalın ve uzun.


Gittim kestim ondan bir kulaç kadar,

yontsunlar diye budaklarını, verdim arkadaşlara,

onlar düzelttiler, ben de sivrilttim ucunu,

sonra kızdırıp katılaştırdım korlu ateşte,

sonra gübrenin altına sokup sakladım iyice,

mağarayı boydan boya kaplayan kalın gübrenin içine.


Odysseus, Şan: VI, Odisseus Anlatır - Kikonlar - Lotosyiyenler - Tepegözler


Dizeler Odysseus’un keskin zekasının, zanaatkarlığının ve kentli insanın sahip olduğu yaşam bilincinin anlatımıdır, ikonik zeytin ağacımızdan kopmuş bir dal da sahnenin baş dekorundadır.


Ozanın zeytin ağacı seçimi tesadüf değildir; kahramanımız için zeytin ağacı kentli ama savaşçı yaşam kültürü bilincinin göstergesidir, Tepegöz mağarada yaşayan, ağacın sahip olduğu kapasitelerden habersiz, onu ancak bir "değnek" ya da "asa" olarak gören, tarım yapmayan küçükbaş hayvancılıkla meşgul, henüz kentleşmemiş, yerleşik yaşam kültürünün başlangıç evresinde kalmış, dinsiz, ve kaba kuvvetten başka bir şey bilmeyen insan arketipidir, bir Yunanlı için yabancıdır, ya da barbardır.


Odisseus zeytin odununu nasıl bir silaha dönüştürebileceğini bilir. Tek gözlü dev Polyphemos’u kör etmek için devasa bir "kazık" (mızrak) yapar, burada kazık yalnız kaba kuvvet değil, kurnaz aklın göstergesidir.


Kahramanımızın ne kadar "usta bir zanaatkar" olduğuna bakalım;


Malzeme Seçimi ve Zanaat Süreci; Zeytin ağacı odunu çok sert, sık dokulu ve dayanıklıdır, Janka sertlik testinde en yüksek değerlerden birini (yaklaşık 2700 lbf) alacak kadar dayanıklı bir ağaçtır. Bu yüzden sivriltildiğinde ciddi bir delici alete dönüşebilir. Yaş bir zeytin dalını sadece kesici aletlerle sivriltmek ise son derece zahmetli ve zaman alıcıdır. Bu bağlamda sahnedeki ateş, öncelikle bir sertleştirme aracı olarak değil, hızlı bir şekillendirme aracı olarak iş görür. Araştırmacılar, ateşe tutmanın asıl amacının, odunun dış katmanını yakarak (karbonize ederek) sivriltme işlemini dramatik bir şekilde kolaylaştırmak ve hızlandırmak olduğunu düşünüyor. Kahramanımız bu yöntemle yaş bir ağaçtan olabilecek en kısa sürede bir mızrak yapacak zanaatkarlığa sahiptir. Ateşle sertleştirme binlerce yıldır uygulanan bir yöntem olsa da, modern bilimsel testler bu yöntemle sertliğin arttığını ama sağlamlığın azaldığını göstermiştir.


Üretilen kazığın gübreye konulması gerçekten basit bir saklama işlemi için yapılmış görünüyor. Tunç Çağı şehir devletlerinde kesilen odunun marangozluk öncesinde hayvan gübresinde bekletildiğine dair bir kanıt yok. Arkeologlar en iyi korunmuş Tunç Çağı ahşap eserlerini su altındaki ortamlarda (bataklık, göl, kuyu gibi oksijensiz ortamlarda) bulmuşlar, ozan da zaten "saklamak" kelimesini kullanmış.


Hayvan gübresi, özellikle at gübresi, fermente olurken hem ısı hem de nem üretir. Bu kontrollü sıcak ve nemli ortamda bekletilen ahşap, liflerine zarar vermeden yumuşar ve istenilen forma sokulabilir. Bu tekniğin en bilinen örneklerinden biri, 18. yüzyıl Estonya'sında köylülerin kızak veya tekerlek gibi kavisli parçalar yapmak için ahşabı at gübresine gömdüklerini belirten kayıtlardır. Benzer şekilde, Avrupa'da marangozluk ve mobilya yapımı üzerine yazılmış çok daha geç tarihli bazı eserlerde de ahşabı yumuşatmak için "sıcak at gübresinde" bekletme tariflerine rastlanır.


Herakles ile Athena Rekabeti


Dizelerdeki en kritik betimleme gemi direği göndermesidir, bu ozanın yaptığı bilinçli bir seçimdir. Atina şehir devleti liderliğindeki Yunan hegemonyasının en kritik gücü gurur duydukları donanmalarıydı. Ek olarak "asa" ve "mızrak" karşılaştırması da başka bir politik ve dini tarihsel gerçeğe yapılan ince bir göndermedir; Atina'nın en güçlü rakibi, Yunan Yarımadası savaşcı ve sporcu kara kuvvetlerinin lideri Sparta şehir devleti kökenli Herakles kültü ile Atina kökenli zeytin ağacını yarattığına inanılan Athena kültünün rekabeti.



Memleketin, Yuvanın ve Kutsalın Sembolleri


Kahraman yirmi yıl sonra şehrine ulaşmıştır;


Uzun yapraklı bir zeytin ağacı vardır koyun bir ucunda

ve onun yanı başında güzel ve loş bir mağara,

Naiades denen Nymphelerin kutsal yeridir burası:


Taştan küpler, testiler dizilidir bu mağarada,

kurmaya gelir oraya arılar peteklerini.

Uzun uzun tezgâhlar dizilidir gene taştan,

Nympheler alacalı bezlerini dokurlar, gözlere şenlik.

Sular da vardır, boyuna çağlar durur,


iki de kapısı vardır mağaranın,

biri Poyraz’a bakar, insanlara açık,

öbürü Lodos’a bakar, tanrılarındır o kapı,

ölümsüzlerin yoludur, insanlar geçemez o kapıdan.


Odysseus, Şan: XIII, Odisseus'un Phaiaklar İlinden Ayrılması - İthake'ye Varışı


Antik Yunan dindar insanının imgelemleri olan bu gerçeküstü ve kutsal ifadeler ilk bakışta okuyana saçma gelir.


Zeytin ağacı, liman, mağara ve su perileri ulaştığı mekânının gerçekten doğup büyüdüğü yer olduğunun kanıtıdır.



Uzun Yapraklı Zeytin Ağacı


Zeytin ağacı burada bir yer işaretidir; “memleketine geldin” dedirten, hatıralardan hiç kaybolmamış bir imge.


Günümüz İthaka’sında en yaygın yerel ağaç, ada kaynaklarından anlaşıldığı kadarı ile “Thiakia / Anoisana / Plexidenia” denen yerel çeşittir, ama uzun yapraklı değil. Bu tanıma "Asprolia" türü uyuyor. Modern kaynaklar asprolia türünü İyon adalarıyla ilişkilendiriliyor. Ek olarak Asprolia'nın dar-mızraksı yapraklı özelliği ikonografik açıdan Athena'nın mızrağı ile ilişkilendirilebilir. Bir başka kaynak kaynak "Lianolia"nın yapraklarını yaklaşık 6.67 cm uzunlukta olduğunu ve İyon çevresinde yaygın bir tür olduğunu yazmış.


Yazındaki coğrafi betimlemelerle modern İthake adasının topografyası arasında tartışmalı noktalar vardır. Bu yüzden bazı araştırmacılar Homerik İthake’yi Kefalonya’daki Paliki, bazen de başka yerlerle eşleştirmeye çalışmıştır.


Nymphe; Su Perisi


Peri imgesi "gizemli ve kutsal dişi yaratıcı" inancına sahip eski kadim yerel kült pratiğinin ataerkil dönemdeki yeniden tanımlanan biçimidir. Homeros’taki "Nymphe" imgelemi ise kökeni erken Tunç Çağı’na giden yerel "dişi doğa-koruyucu güçler"in şiirsel ve sonradan Helenleşmiş adıdır. Tunç Çağı Ege dünyasında mağaralar ve devamlı akan su kaynakları, sıradan coğrafi unsurlar değil kadim kutsal mekânlardı; dönem insanının imgeleminde yeraltı ile yerüstünün temas halinde olduğu, ana soylu insan toplulukları ile doğa üstü güçler arasında iletişimin kurulduğuna inanılan kutsal mekanlardı. Arkeoloji, özellikle Girit ve Ege’de, su kaynağı olan mağaraların uzun süre dini ritüellerin gerçekleştirildiği yerler olduğunu; adak, ateş, hayvan ve kişisel eşya bırakma gibi ayinsel uygulamalarla kutsallaştırıldığını gösteriyor.


Hylas ve Su Perileri, Henrietta Rae, İngiliz Ressam, 1910, tuval üzerine yağlı boya, Londra, Kraliyet Akademisi, eser no. 447, (kaynak)
Hylas ve Su Perileri, Henrietta Rae, İngiliz Ressam, 1910, tuval üzerine yağlı boya, Londra, Kraliyet Akademisi, eser no. 447, (kaynak)

Mağara Metaforu


"Fiziksel" olanla "Metafizik" olan arasındaki bağlantı mağara sembolü ile anlatılmış. Mağara, bir yandan yaşamın ortaya çıktığı kutsal bir "rahim" diğer yandan bilinemez öte dünyaya bir geçiş kapısıdır. Dizelerde yaratım eylemi -ruhun bir bedene bürünerek kadın rahmi aracılığı ile ete kemiğe bürünmesi- bir dokuma (tekstil) metaforu üzerinden anlatılmış.


Burada dokunan kumaş asla sökülmez. Taş tezgâh, doğanın/kozmik düzenin sabitliğini ve kaderin değişmez dokusunu temsil eder. Antik çağ filozoflarından Yeni Platonculuk akımının kurucusu Porphyrios (MS 234–305) "Taş Tezgâhlar"ın, sertliği ve dayanıklılığı nedeniyle insan vücudundaki kemikleri "Alacalı Bezler"in ise Perilerin bu taş tezgâhlarda dokuduğu (alacalı) kumaşları, yani kemiklerin üzerine giydirilen eti, kasları ve kanı temsil ettiğini iddia etmiş.


Modern yorumlara bakalım;


Homeros "alacalı" derken "deniz moru" rengini vurgular, rengin bu bağlamda üç katmanlı bir anlamı vardır:


· Aidiyet ve Krallık: Mor boya, Antik Çağ'da (özellikle Fenike moru) en zor elde edilen ve en asil renkti. Odysseus İthaka'ya çıplak ve kimliksiz bir dilenci olarak döner. Ancak kaderin taş tezgâhında onun için dokunan "kumaş" mordur; yani onun gerçek doğası kraldır ve bu değiştirilemez.

· Deniz ve Kan Bağı: Mor, denizin rengidir. Naiadlar (Su Perileri) bu kumaşı bir mağaranın içinde, akan suyun yanında dokurlar. Bu metafor, Odysseus'un kaderinin deniz tarafından şekillendirildiğini ve nihayetinde denizden gelen bir adamın kara kimliğine kavuşmasını simgeler.

· Görünmeyen İlahi El: Mağaranın içi karanlıktır; Naiadlar görünmez varlıklardır. Onların dokuduğu bu mor kumaşı kimse giymez. Bu, dünyevi olayların ardındaki ilahi planın bir metaforudur. Odysseus'un başına gelen her şey—Polyphemos'un kör edilişi, fırtınalar, Kalypso'nun adası—bu taş tezgâhta dokunmuş birer ilmektir.


Kahramanımızın bilincindeki "Kutsal" imgeleminin bu şiirsel anlatımlarının köklerine gidelim. Kutsal mağaradaki tüm eşyaların taş olması dikkat çekicidir. İlahi olanın değişmezliği ve ebediliği, taş metaforu ile şiirselleştirilmiş. Naiad Mağarası'ndaki taş tezgâh metaforu tam da bu yüzden bu kadar güçlüdür. Kadim insanlar için gökyüzü, soyut bir boşluk veya gaz tabakası değil, somut, sert ve taştan bir yapıydı. Onlar için bu inanışın iki temel dayanağı vardı; gökten düşen "yıldırım taşları" (göktaşları), gökyüzünün de yeryüzü gibi katı maddeden oluştuğunun en somut kanıtıydı. Eğer gökten taş düşüyorsa, gökyüzü taştan olmalıydı. Tanrılar gökyüzünde yaşıyorlarsa "değişmeyen ve ebedi olan her şey" taştan olmalıydı.

Mezopotamya Kozmolojisinde gökyüzü tanrısı An'ın adı aynı zamanda "kalay" veya "gök taşı" anlamına gelir. Gök kubbe, Lapis Lazuli'den (lacivert taşı) yapılmış bir tavandır.


Homeros'ta gökyüzü sıfatı genellikle "çok demirli" veya "tunçtan" olarak geçer. Bu, göğün metal olduğu algısını yansıtsa da, özünde madenler de yerin derinliklerinden yani doğa ananın rahminden çıkarılan taşlardır. Tunç ve demir, işlenmiş taşın bir üst formudur.


İki Rüzgarın Estiği Kozmik Kapılar


Antik Yunan'da yönler ve rüzgârlar birbirinden ayrılmazdı ve her birinin kendine özgü bir kişiliği vardı.


· Kuzey Rüzgârı (Boreas): Şiddetli, soğuk ve sert bir rüzgârdı. İnsanların gündelik hayatını, denizciliği ve tarımı doğrudan etkileyen, mücadele edilmesi gereken bir güçtü. Bu yönüyle, sıradan insanların mücadelelerle dolu dünyevi yaşamına ve ölümlü doğasına uygundu.


Kuzey Kapısı (Yengeç Dönencesi): Ruhların ilahi âlemden ayrılıp bedenlenmek (doğmak) için dünyaya indikleri kapıdır. Bu, insanın dünyevi varoluşunun başlangıcıdır.


Güney Rüzgârı (Notos/Lodos): Ilık, nemli ve yağmur getiren bir rüzgârdı. Bazen fırtınalara yol açsa da, genellikle bereket ve yaşamın devamlılığı ile ilişkilendirilirdi. Bu özellikleriyle, tanrıların ebedi ve mükemmel âlemini sembolize etmek için daha uygun bir yöndü.


Güney Kapısı (Oğlak Dönencesi): Ruhların ölümden sonra dünyevi bedeni ve kaygıları geride bırakıp tanrısal âleme yükseldikleri, özgürleştikleri kapıdır. Bu nedenle güney kapısı "tanrıların yolu" olarak kutsaldır ve ölümlülerin buradan geçmesi mümkün değildir.


Homeros'un anlatısındaki "güneye bakan kutsal kapı" fikri, çok daha geniş bir antik dini coğrafyanın parçasıdır, Anadolu'ya uzanan kökleri mevcuttur.


Kaynakça;


  1. https://antigonejournal.com/2021/10/two-beds-odyssey/


  2. https://madainproject.com/archaeological_site_of_menelaion#:~:text=The%20Menelaion%20(%CE%9C%CE%B5%CE%BD%CE%B5%CE%BB%CE%AC%CE%B5%CE%B9%CE%BF%CE%BD)%20is%20a,back%20to%20the%20Bronze%20Age.


  3. https://europe.factsanddetails.com/article/entry-917.html,


  4. Antik Çağ’da Zeytinyağı ve Günümüzde Zeytinyağı Müzeleri, Yrd. Doç. Dr. Barış Gür, Journal of History Studies, Volume 9 Issue 2, A Tribute to Prof. Dr. Ali Birinci, Haziran, 2017.


  5. Homeros, İlyada. Çev. Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.


  6. Homeros, Odysseia. Çev. Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.


  7. Homeros, İlyada. Eski Yunanca Aslından Çeviren, Erman Gören. Everest Yayınları, 2024.


  8. https://www.tara.tcd.ie/tara8/server/api/core/bitstreams/12b185e7-bf30-481b-b25b-d5afdb917966/content#:~:text=interpretation%20of%20the%20Odyssey%20as,the%20end%2C%20a%20superior%20path.


  9. https://www.cambridge.org/core/journals/hypatia/article/abs/from-the-womb-to-the-cosmos-a-feminist-investigation-into-porphyrys-interpretation-of-the-cave-of-the-nymphs/7BA1FD6C32542DB376C63B0BB0BA33A7.


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page