Zeytin ve Zeytinyağı Mitleri I - Tarih Öncesi Antropolojik Önsöz

22-06-2023 11:40
Zeytin ve Zeytinyağı Mitleri I - Tarih Öncesi Antropolojik Önsöz
Göbeklitepe, Neolitik Arkeolojik Kazı Alanı, Örencik Köyü, Haliliye İlçesi, Şanlıurfa, Güneydoğu Anadolu Bölgesi.
MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Göbeklitepe, dünyanın şu ana kadar bilinen en eski tapınağıdır.


Mitler Üzerine Birkaç Söz

Çağdaş insan için mitler atalarının uydurduğu hayali olaylar örgüsü ya da kurmaca hikâyelerdir. Antropologlar, etnologlar ve din tarihçileri ise mitleri atalarımızın kutsal birer geleneği, tarih öncesine ait birer vahiy ya da insan bilincinde ortaya çıkan kadim zamanların inanç modelleri olarak değerlendirmemizi önerirler. Mitler ve söylencelerde mantık yoktur, neredeyse hepsi akıldışıdır, ama güç ve kutsallık içerirler. Bununla birlikte; uydurma olsun unutulup gitmiş birer kutsal emir olsun, efsaneleşmiş halk hikâyeleri insana özgü kültürel unsurlardır, insanlığın ortak bilincinden ve düş gücünden doğmuş, işlevsel alegorik yaratılardır.
 
Hikâyeler kendi zamanlarının ruhunu yansıtırlar, kuşaktan kuşağa aktarılıp, yüzyıllar içerisinde dönüşüp başkalaşırlar. Kahramanlar, komşu coğrafyalarda ya da aynı coğrafyada farklı devirlerde, farklı bir karaktere bürünebilirler. Halklar atalarından öğrendikleri inançlarından hemen vazgeçmezler, ama tarihin akışı içerisinde yeni inanç ve kutsallar ortaya çıkarırlar. Başroldeki karakterler sıklıkla birbirlerine benzerler, ama eskisinden biraz farklı, yeni bir kurmaca ile karşımıza çıkarlar.
 
İlk uygarlıklar için mitlerin işlevi halkların inançlarının dile getirilmesi ve sosyal hayatın düzene sokulması olduğu kadar ahlak ilkelerinin savunulması ve topluma kabul ettirilmesiydi. Tarihsel süreç içerisinde, insanlık akıl ve mantığı hayal ve kutsalın yerine koymaya başladığında, ortaya çıkan şüphecilik inançlarında ve kutsallarında köklü değişimleri başlattı.
 
Her medeniyet kendi dinini ve kültürel modelini kurguladı. Yerleşik hayata ve tarım yapmaya başlayarak temellerini attığımız uygarlığın başlangıcında, köy ortaya çıkar çıkmaz tapınakların da ortaya çıktığı konusunda görüş birliği vardır. Bununla birlikte; yıllardır genel kabul gören bu görüş, tarihin sıfır noktası olarak adlandırılan Göbeklitepe arkeolojik bulguları ile sorgulanır hale geldi. Göbelitepe’de ortaya çıkarılan tapınağı yapan tarih öncesi insanların; yerleşik olmayan, avcı toplayıcı göçmen halklar oldukları üzerinde görüş birliği vardır. Yerleşik olmamalarına rağmen, avcı toplayıcıların ortalama beş tonluk kayaları taşıyıp bir tapınak inşa edebilecek kadar organize olabildikleri, bu taşların üzerine, sembolik anlamları olan sanatsal figürler yapabilecek yaratıcı insanlar oldukları anlaşıldı. Bundan dolayı; yerleşik hayata geçmeyen göçerlerin de en az yerleşik hayata geçenler kadar inanç ve teknolojik akla sahip oldukları düşünülmektedir, bulgular tapınakların tarımdan önce ortaya çıkmış olabileceği savını kuvvetlendirmiştir. Göbeklitepe kazı araştırmaları devam etmektedir, zamanla ulaşılacak yeni bulgular, bu tartışma üzerindeki gerçekliğin ne olduğunu ortaya çıkacaktır.


Zeytin Ve Mitler
 
Zeytin ağacına insanlığın en eski ortak kültürel imgelemlerinden biri olan “Yaşam Ağacı” sembolizminin Akdeniz coğrafyasındaki karşılığıdır diyebiliriz, zeytin ağacının yetiştiği coğrafya zeytin kökenli  inanç ve kültüründe sınırını çizer.

Semboller, kendisinden başka bir gerçekliği tarif ederler. İnsan, duyu organlarıyla kavranamayan, açıklanamaz olduğuna inandığı düşüncelerini betimlemek için, işaret ya da nesneler kullanır. Dini inançlar ile ilişkili semboller, metafizik bir unsura eklenmiş, algılanıp hissedilen tasarımlardır. Semboller, bilincimizde hissettiğimiz inancın, somut ve basit birer temsilidir.

Günümüz uygarlığının çağdaş insanı kökenlerini artık efsanelerde değil tarihte ve pozitif bilimde arıyor. İnsan varoluşunun bitkisel yaşamla özdeşleştirilmesi inancı kadim zamanlardan kalma bir düşünce olmakla birlikte; edebiyatı, felsefeyi ve yaşam biçimlerimizi etkilemişti. Ağaç, kadim anlatıların çoğunda, bir sembol olarak, dünyanın merkezi ve evrenin dayanağıdır. Çoğu mitolojik hikâyede kozmosun simgesidir, ölümsüzlüğün ve bereketin kaynağı, yaşamın ve yeniden doğumun ifadesidir. Diğer yandan; zeytin ağacı, bir arada yaşamanın sembolu olarak barışın, yerleşikliğin ve düzenin sembolü olagelmiştir. Zeytin ağacı Akdeniz havzasında yerleşmiş özellikle kıyı ve ada halkları için binlerce yıldır yararlı, değerli ve saygı uyandıran bir ağaç oldu. Ağacın bilinçimizdeki sembolik anlamları ile bağıntılı arkaik inançlar, kurduğumuz medeniyete paralel olarak farklılaşmış, eskiden yaşam ve ölümsüzlüğün simgesi olan zeytin, daha yakın zamanlara kadar bereketin, servetin ve ferahın sembolü olarak varlığını sürdürmüştür. Zeytin dalı, çağdaş insan bilincinde, barışın sembolü olarak varlığını devam ettiriyor.
 

Mitlerde Ağaç ve Bitki Öğeleri

Bilinç sahibi bir canlı olarak evrimleşen, tarih öncesi zamanların iki ayağı üzerine yükselip gözlerini göğe çeviren avcı ve toplayıcı atalarımız, mevsim döngülerinin, bitki ve ağaçların meyve vermesi/kuruyup tekrar canlanmasının, güneş döngülerinin ve ayın gökyüzünde değişmeden tekrar eden farklı görünümlerinin farkındaydı. Bitki ve meyvelerin toplanma dönemleri tekrar eden doğal süreçlerdir, bu nedenle otların ve meyvelerin toplanması ve işlenip saklanması, geleneksel olarak yılın belli dönemlerinde yapılır. Ay ve güneş tapınmalarının da nedeni olan bu düzenli döngüler insana güven duygusu veren unsurlardır, fakat, doğal döngülerde ortaya çıkan sapmaların (kuraklık, kıtlık, doğal felaketler gibi) yarattığı endişeler ve korkular da inançlarının bir diğer kaynağıdır. Bu doğal döngüsel süreçlerin beslediği imgelemler zamanla inançlarımızı biçimlendirmeye başladı. Algıları yoluyla doğayı kavrayış ve yorumlayış biçimi, bilinçli bir varlık olarak farkında olduğu mutlak ve değişmez gerçeklikler, zamanla inançların, yaratılan kutsal kavramının ve dinlerin dayanaklarını oluşturdu. Hayal gücümüzün ve doğa yasalarının beslediği inançlarımız, ilk başlarda sıklıkla bu dönemlerle ilişkiliydi; şenliklerimiz, ayinlerimiz ve tapınmalarımız bir şekilde her zaman doğa ve doğal döngülerle bağlantılı oldu. Bununla birlikte; Mircea Eliade’ye göre mitler, hiçbir biçimde doğal bir olayın insan hayalindeki fantastik bir yansıması olmamıştır, inanç alanında “doğa” hiçbir zaman “doğal” değildir, doğa mitlerde bilincimizin dinsel ya da büyüsel bir nesnesidir.

Yerleşik hayata geçmeye karar veren insan toplulukları, bu seçimleri ile, tarihin o zamanına kadar hiç yapılmamış -doğal olmayan- bir aksiyon aldılar. Artık, doğa üzerinde etkili olabilecek bir gücü olduğunun farkındaydı. Hayvanları ve bitkileri evcilleştirebilme gücü, kendine olan güvenini arttırdı. Doğayı kendi kontrolünde şekillendirebileceğinin farkına varan insanlığın, dünyayı algılama şekli de değişime uğradı. Artık egemen olanın kendisi olduğuna inanmaya başladı. Bu zihinsel dönüşüm inançlarına da yansıdı. Göbeklitepe’deki tapınağın merkezinde konumlandırılan en büyük T şeklindeki sütunların, insan şeklindeki tanrıları sembolize ettiği, tapınağın dış kenarında daha küçük sütunların üzerine çizilmiş hayvan figürlerinin ise daha eskiden tanrılaştırdıkları hayvanları sembolize ettiği düşünülmektedir. Buradaki arkeolojik bulgular, insan bilincindeki dönüşümün birdenbire olmadığını, zihinsel farklılaşmanın yerleşik hayata geçmeden önce göçerler olarak yaşam sürdüren halklarda başladığını düşündürmektedir.
 
Yerleşik olma seçimi ile insanlık, bir başka açıdan, doğaya daha bağımlı hale geldi. Yerleşik hayat, insan topluluklarını, daha uzun sürelerde gerçekleşen mevsimsel değişikliklerin ortaya çıkardığı kıtlık ve açlık, evcil hayvanlardan onlara bulaşan daha önceden hiç karşılaşmadıkları salgın hastalıklar, büyük yıkımlara neden olabilecek -her ne kadar ender de olsa- tekrar eden büyük doğal felaketler (deprem, su baskınları gibi) gibi yeni unsurlarla yüz yüze getirdi.
 
Tarımsal ürüne ulaşma çabası arka arkaya uygulanması gereken bir dizi karmaşık etkinliği, işbölümünü ve araç gereci gerektirir. Bu uğraşıda sorumluluk öncelikle kadınlara düşmüştür. Tarihsel olarak avcı toplayıcı gruplar olarak yaşamımızı sürdürdüğümüz kadim zamanlarda bitkileri toplama aktivitesinin, belli bir bilgi, gözlem ve tecrübe gerektirdiği için, öncelikle kadınların aktivitesi olduğu düşünülmektedir. Tarih öncesi avcı toplayıcıların köken mitlerinin çoğunda, yenebilir yumrulu bitkiler ve yenebilir ağaç meyveleri, öldürülüp parçalanmış ve gömülmüş bir tanrıdan doğmuşlardır. Öldürülüp parçalanan tanrının bedeninden çıkan ürünle beslenmek, tanrısallığın özünden beslenmekle özdeşleştirilir. Meyveler, bir tanrının bedeninden ortaya çıktıkları için, kutsaldırlar. Atalarımızın imgeleminde, toprağa ekilen tohum tanrıların ölümü ve yeniden dirilişini içeren mitolojik olayların sonucunda ürün vermektedir. İlk ilkel yerleşik tarım toplumu dinlerinde de bu düşünce çok değişmemiştir, inançlarına göre; tarım ürünleri, gökteki eril ve yeryüzündeki dişil tanrıların evliliği/cinsel birleşmelerinin sonucu ortaya çıkmaktadırlar. Demir işleme zanaatının gelişmesi sabanı ortaya çıkarmış, saban ile birlikte egemenlik eril tarafa dönmeye başlamıştır. 


Zeytin Mitlerinde Kadın Öğesi

Kadın, insan bilincinde doğum yapan bir canlı olarak yaratmanın sırlarına tabidir. Doğayı gözlemleyen insan, toprakla tohumun ilişkisini, kadının bedeniyle özdeştirir, kadın doğuran bir obje olarak, aynı toprak gibi, bereketin de simgesidir. Araştırmacılar, Kuzey İtalya’da Adige vadisindeki bir arkeolojik kazı alanında bulunan 7000 yıllık küçük bir heykelin o zamanların bilincinin temsilcisi olduğunu düşünüyorlar: Kalçası aşı boyasından kanla kaplı, geniş omuzlu, cinsel organı bir bitkinin çıkması için açık bırakılmış bir kadın figürü. Arkeolojik araştırmalarda bulunan figürlerin sadece “Ana Tanrıça” simgesi olduğunu düşünmek ya da bu fikri olduğu gibi kabul etmek tartışmaya açıktır, bulguların farklı bağlamlarda farklı anlamlara gelebileceği –örneğin; bu figürlerin çocukların kullandığı bir oyuncak olabileceği- ihtimali görmezden gelinmemelidir. Kadın figürinlerinin hangi amaçla yapılmış olabilecekleri uzun zamandır süregelen bir tartışma konusudur. Paleolitik Çağ kadın figürinlerinin yapılma amacının, yapanların kendilerine benzettikleri küçük heykelcikler olabileceği ileri sürülmüştür.

Gücünü üretkenlik, koruyuculuk ve eşitlikle ortaya koyan kadın objesi zamanla insan bilincinde kutsal bir konuma evrilmiş olsa gerek. Bu algı ve düş gücü kendini “Ana Tanrıça” kültü olarak dışa vurur. Örneğin, kadınların aylık adetleri ve ayın büyüme evresi olan hilal bereketle ilişkilendirilir, bu inanç “Ay Tanrıçası” kültü olarak karşımıza çıkar. Bundan dolayı, zeytin ile ilgili eski inançlarda ve hikâyelerde, karşımıza neredeyse her zaman bir kadın figürü çıkacaktır.

Yeni Taş Çağında (M.Ö. 8000 - 5500), Ege ve Akdeniz’i etkileyen inancın, anaerkil inanç sistemi olduğu arkeolojik bulgular ile desteklenmiştir. Çatalhöyük kaynaklı arkeolojik bulgular Ana Tanrıça inancı geçmişinin, M.Ö. 7000-6500 yıllarına kadar uzandığını gösterdi, Çatalhöyük’te bulunmuş şişman bir kadın figürünün karnında tohum tanesi bulundu, o zamanlarda toprakla bütünleştirilen kadın, yeryüzünün hâkimi, yaşam ve ölüm veren Ana Tanrıçadır. Her ne kadar uygarlıklara ve tarihsel dönemlere göre farklılık gösterse de, yerleşik düzen ve tarımın ortaya çıkardığı sosyal yapı, ilk başlarda sıklıkla kadınları öne çıkardı. Dişiliğin kutsal olduğu arkaik toplumlarda kadının sosyal statüsü de o derece ön planda olsa gerek, bununla birlikte; tarihsel süreçe baktığımızda “kutsal dişi”den “kutsal eril”e doğru bir dönüşüm olduğu, kadın figürünün de, sosyal statü anlamında erkeğin gerisinde bir konuma evrildiği aşikardır.

Giritliler dönemi (M.Ö. 2700-1450) kadını, M.Ö beşinci yüzyıl Yunan kadınına kıyasla oldukça özgürdü. Yeni araştırmalara göre o dönemde Ege kıyılarında yaşayan birçok halkın anaerkil toplumlar oldukları, çocukların annelerin isimlerini taşıdıkları ve akrabalığın kadının soyu ile ilişkilendirildiği ortaya çıkmıştır. Özellikle Akdeniz Havzası inanç tarihine bakıldığında, kadının zamanla sosyal alanda ikincil konuma düştüğü ama kutsal alanda her zaman birincil konumunu koruduğu, tapınaklarda halka kapalı yapılan ritüellerde (gizem ritüelleri), soylu sınıftan seçilmiş bakire kızların rol aldığı biliniyor.


Derleyen: Uğur Saraçoğlu (mustabeyciftligi@gmail.com)

Kaynaklar:
 
1. Dinler Tarihine Giriş, Mircea Eliade,1979, Çeviren: Lale Arslan, Kabalcı Yayınevi, 2000.
2. Mitlerin Özellikleri, Mircae Eliade, 1963, Çeviren: Sema Rifat, Alfa Yayıncılık, 2016.
3. Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Taş Devrinden Eleusis Mysterialarına, Mircae Eliade, 1975, Çeviren: Ali Berktay, Kabalcı Yayınevi, 2000.
4. Kötülüğün Tarihi, 1. Kitap/Antikiteden İlkel Hıristiyanlığa Kötülük Algıları; Jeffrey Burton Russell, 1977, Çeviren: Nuri Plümer, Kabalcı Yayınevi, 1999.
5. Antik Yunan’da Kadın Betimlemeleri ve Kadının Sosyal Statüsü; Laleş Uslu, Doktora Tezi, Arkeoloji Anabilim Dalı, Doç. Dr. Nurettin Koçhan, 2018.
6. İnsanın En Güzel Tarihi; Dominique Simonnet, Andre Langonay, Jean Clottes, Jean Guilaine, Çeviren: Emine Çaykara, Eylül 2000.
7. Çatalhöyük ve Ana Tanrıça Eleştirisi: Yazar: Aysel Arslan on 7 Mart 2016 https://arkeofili.com/?p=11982.
8. 
Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri; Arman Tekin, Gorgon; Kültür - Tarih - Araştırma Dergisi, Şubat 19, Sayı 6.
9. Antik Çağda Kadınların Dinsel Ritüelleri –Thesmophoria Örnek İncelemesi-, Yüksek Lisans Tezi, Başak Emir, T.C Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bursa, 2012.
IdeaSoft® | Akıllı E-Ticaret paketleri ile hazırlanmıştır.