Tek Tanrılı Dinlerde/Kitaplarında Zeytin ve Zeytinyağı

22-06-2023 11:32
Tek Tanrılı Dinlerde/Kitaplarında Zeytin ve Zeytinyağı
Ademin Ölümüalçı zemin üzerine yapılmış duvar resmi, Piero della Francesca, ressam ve matematikçi, Erken Rönesans dönemi*, San Francesco Bazilikası, Arezzo, Toscana, İtalya. kaynak


* Sanat tarihinin bu döneminde; sanatcılar, matematiği kullanarak persfektifi tanımlamışlardır, böylece; resim yaptıkları yüzeylerde, gerçek bir doğrulukla, üç boyutluluk hissini vermeye başlarlar.



Âdem’in Ölüm Hikayesi

Mutlak ve tek bir tanrı varlığı inancının yükseldiği Ortadoğu halklarında, zeytin ağacının konu edildiği en eski hikâye, Âdem’in ölümü ve gömülmesi ile ilişkilidir. Âdem, ölüm zamanı geldiğinde, kendisi ve insanlık için, tanrıdan merhamet diler. Elçi olarak, üçüncü oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen meleğe, merhamet yağı istemeye gönderir. Baş melek, Şit'e üç kere cennete bakmasını söyler.

İlk bakışta, dört nehrin doğduğu kaynağı ve onun üzerinde kurumuş bir ağaç; ikinci bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan ve üçüncüde ise ağacın göğe yükseldiğini görür. Bu ağacın tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmakta ve ağacın kökleri yeraltı âlemine kadar uzanmaktadır. Melek, 
Şit'e bebeğin kurtarıcı (Mesih) olduğunu söyler ve Adem ile Havva'nın tatmış olduğu bilgelik ağacından üç tohum verir. Bu üç tohumu babası Adem'in ağzına koymasını ister ve babasının üç gün sonra öleceğini söyler.

Âdem Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez gülümser. Çünkü insanlığın kurtarılacağını anlamıştır. Âdem ağzına koyulan bu tohumlarla gömülür ve böylece Adem'in mezarından zeytin, selvi ve sedir ağaçları ortaya çıkarlar.

Bu ağaçların kökleri dünyanın merkezini sembolize etmektedir. Tek tanrı inancının yaygınlaştığı Ortadoğu coğrafyasında, bu ağaçların söylencelerde yer değiştirdiğini görürüz. Tanrıdan aldıkları emir doğrultusunda, önce Musa tarafından Tabor dağına, oradan da Davud tarafından Kudüs’e götürülür. Hikâyelerde, bu üç ağaç zamanla tek bir ağaca dönüşür. Kurtarıcının (Mesih) haçı bu ağaçtan yapılmıştır. Mesih bu ağacın olduğu yerde çarmıha gerilmiş ve bu ağaçların bulunduğu yerden göğe yükselmiştir. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Âdem’in yaratıldığı ve gömüldüğü yere, yani Âdem’in kafatasına damlayarak onu vaftiz eder; ve böylece, insanlığın babası da arınmış olur.

Bu söylencelerdeki bir başka ayrıntı ise, ağacın bulunduğu dağ unsurudur; “kutsal dağ” imgelemi. Bu inancın bilincinde dünyanın merkezi saydığı, yerle göğün birleştiği kutsal bir dağ mevcuttur. Geçmişte farklı coğrafya halklarında yaygın bir inançtır. İsa hikâyesindeki dağ, Kudüs yakınlarındaki Golgotha tepesi'dir. Kudüs ve Süleyman tapınağı da bu tepe ile özdeşleştirilmiştir, antik Yunan'ın insan biçiminde tasavvur edilen pagan tanrıları bu kutsal dağda yaşamaktadırlar...

Âdem’in ağrısı için tanrıdan yardım dilediğinde Cebrail’in zeytin ağacını indirdiği ve meyvesini kullanmasını istediği hikaye edilmiştir. Çok tanrılı pagan halkları inançlarındaki zeytin ağacını yaratan tanrıça Athena, bu söylencede vahiy meleği Cebrail'e dönüşmüş gibi görünmektedir.

Tufan Mitosu

Tufan hikâyeleri, yeniden diriliş ve yaradılışın su aracılığı ile yapılışının simgesel anlatımıdır. Kozmik yenilenme umudu inancı yontma taş çağı ekicilerinin inançlarına kadar giden arkaik bir bilincin özelliğidir. Tufan ile bir dönem sona erer, yeni bir dönem başlar. Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan birçok toplumda yaygın olan bir mitos türüdür. Öte taraftan toplumların su ile ilişkili inançları ve ritüelleri, anlam bakımından, tanrısallıktan temizliğe arınmadan kutsanmaya kadar farklılaşan geniş bir yelpazede farklılıklar gösterir.

En ünlüsü olan Nuh tufanıdır. Kökeni Yakındoğu coğrafyasındaki Sümer tufan mitosudur. Fakat Sümer’lere ait tufan mitosunun anlatıldığı yazılı tabletler eksiktir. Çevirileri tartışmalıdır. Benzer mitosun Babil'e ait olanında daha çok ayrıntıya ulaşılabilmiştir. Öykü, Gılgamış Destanı’nın bulunduğu on iki tabletten en uzunu ve en iyi korunmuş olanının içinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Ölümsüzlüğün sırlarına ulaşmaya çalışan Gılgamış, yolculuğu sırasında bu sırlara erişmiş olan Utnapiştim’e ulaşır. Utnapiştim ona tufan öyküsünü anlatır. Utnapiştim’in hikâyesinde insanların bir kuleye çıkmış olabileceği de olasılıklar arasındadır. Çünkü; o zamanların şehir devletlerinde inşa edilen ziguratlar (yüksek kule), eski Mezopotamya uygarlıklarının özelliklerinden biridir. Bu versiyonda rol alan kuş ise kuzgundur. Tufan mitosunun eski Yakındoğu’da geniş bir bölgede bilindiği gerçeği, mitosun Hitit ve Hurri parçalarının bulunması ile de onaylanmıştır.

Mısır Tanrıçası İsis tapınmalarında da yeni doğan bebeğin suya batırılıp çıkarılması ile gerçekleştirilen ritüel, her ne kadar bir tufan mitosu olmamakla birlikte, sembolik anlamda su ile yaşamın sonlandırılıp; yeni bir yaşamın başlamasının anlatımıdır. Bu ayinin, farklılaşmış da olsa, bir benzeri günümüz Hristiyanlık inancında vaftiz ritüeli olarak hala devam ediyor.

Mısır uygarlığı Nil Nehri vadisinde, Mezopotamya uygarlıkları ise Fırat ve Dicle Nehirleri'nin oluşturduğu vadide yükselmişlerdir. İnanç ve efsanelerdeki benzerlik, her iki uygarlığın yükseldiği coğrafyaların şekillendirdiği yaşam biçimlerinin benzerliğine dayandırılmaktadır. Mezopotamya’nın çeşitli yerlerinde yapılan kazılar ile, örneğin Ur ve Kiş gibi, antik kentlerin şiddetli sellere maruz kaldığı kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, tüm kentleri içine alıp, ülkenin tümünü etkileyen bir tufanın kanıtları bulunamamıştır. Üstelik arkeolojik bulgular şehirlerin tufana maruz kaldığı tarihlerin de aynı olmadığını ortaya çıkarmıştır.

İbrani Tufan mitolojisi olarak, Tevrat’taki tufan hikâyesi en ayrıntılı, en iyi korunmuş ve çeviri sorunu en az olan versiyondur. Olasılıkla Yahudi kavmin Babil Sürgünü sonrasında, Babil uygarlığından Tevrat’a aktarılmıştır. Bugün Tevrat’ın (Eski Ahit) elimizde bulunan biçimi, olasılıkla birkaç yüzyıla yayılan, Yehovacı ve Rahip kökenli yazarların derlemesi ile ortaya çıkarıldı. Derlemeyi yapanlar sadece kendi inançlarından değil olasılıkla göç ettikleri coğrafyanın ve birlikte yaşadıkları halklarının inançlarından da beslenmişlerdir. Tevrat versiyonunda suların çekilip çekilmediğini anlamak için, gemiden salıverilen ilk kuş, kuzgundur. Ardından güvercin yollanır. Nuh’un gemisi karaya oturduktan yedi gün sonra gönderdiği güvercin, ağzında yeni koparılmış zeytin dalı ile geri döner. Tanrı bu kez, antik Yunan mitlerinde tanrıça Athena'nın tanrı Poseidon'a uzattığı zeytin dalını, bir güvercin vasıtasıyla, Nuh'a uzatmıştır. Athena'yı sembol eden kuş baykuşdu, ama bu hikayede güvercin rol alır. Güvercin o günden bu güne ümidin, yeni yaşamın, esenliğin ve barışın simgesidir. Tufanın ve yarattığı kaosun yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise bir yandan ölümsüzlüğü ile kozmosun, diğer yandan cezalandırıcı Tanrı ile barışmanın sembolüdür.

Zeytin ağacı ömrünü tamamlayıp gövdesi kuruduğunda ya da herhangi bir hastalıktan dolayı kesilip öylece bırakıldığında bile toprağın hemen üzerindeki köklerine yakın yerlerinden yeşeren yeni sürgünlerden yeni bir gövde oluşturabilir. Bu nedenle “Ölmez Ağaç” olarak da anılır.

Hikâyedeki Nuh'un gemisinin Ağrı dağına değil de Cudi dağında karaya oturduğu iddiası, bin metre yüksekliğe sahip Cudi ve Gabar dağlarında çok sayıda yabani zeytin ağacının bulunmasına dayandırılır.

İnsan imgeleminde kuşlar kimi zaman tanrı ile insan arasında bir iletişim vasıtası, kimi zaman ise ruhun belirtisi olagelmişlerdir. Ortadoğu ve Yunan coğrafyasındaki falcı kahinlerin tanrılardan ve gelecekten haber almak için kullandığı araçlardan biri de kuşlardır. 

Antik Mısır’da, güvercinlerin dört bir yana salınmasının ülkeye ve tanrılara iyi haber getireceği inancı vardı. Halk güvercinlere saygı duymuş, onları korumuş ve sevmiştir. Yunan mitolojisinde ise Afrodit’in tanıtıcı hayvan simgelerinden biri, güvercindir.  Afroditin Roma mitlerindeki karşılığı olan Venüs’ün Kythere’de bir tapınağının olması nedeni ile güvercin “Kythere Kuşu” olarak da adlandırılır.

Şamanizm inanışında, ölen kişilerin ruhu kuş suretine dönüşüp göğe yükselir ve bu inanç Türklerde oldukça yaygındır. Uygur Türkleri arasında özellikle güvercin ve kırlangıç mitlerde başrol oynarlar. Tufan efsanesi, Altay Türkleri arasında da anlatılmaktadır. Doğu Türkistan’ın önemli şehirlerinden biri olan “Turfan” adının ortaya çıkışı da gerçekleşmiş bir tufan olayı ile ilişkilendirilmektedir. Türk boylarının büyük bir kısmında kırlangıç ve onun özelliklerine ilişkin unsurlar “Nuh Tufanı” olayına bağlı olarak temellendirilir. Altay Türklerine ait “Tufan efsanesi”nde kuzgun, saksağan ve karga çıktıkları yolculukta leşe konarlar ve asıl işlerini ihmal ederler. Güvercin ise gagasında bir dal ile geri döner ve böylece karanın yakınlarda olduğu anlaşılır. O zamanların halklarının inancında güvercin “haber veren, barışı simgeleyen ve sadık” bir kuştur. Uygur Türkleri arasında “bereket, bolluk, dostluk ve sadakat” sembolü olan güvercin, en eski dönemlerden beri “haberci” kuş olarak da kullanılmıştır. 

Zeytin ağacından kopartılmış bir “zeytin dalı” ise, çağdaş insanın bilincinde hala barışın simgesi olarak var olmaya devam ediyor.


Yahudi İnancı

İsrail yazını (literatürü; Tevrat ya da Eski Ahit) ortalama bin yıllık bir süreyi kapsayarak, çağımıza değin iyi korunmuş bir biçimde ulaşabildi. Eski Ahit, özellikle Tekvin bölümü, bolca mitolojik hikaye içerir.

İsrail tarihinin başlangıcı, atalarının Kenan ülkesine göçleri ile başlar. Göçlerden ilki, eski kaynaklarda İbrahim’in önderliğinde “İbrani” ismi verilen halkların akınıdır. M.Ö. 1800’lü yıllarda gerçekleştiği düşünülmektedir. İkinci akın, ataları “İsrail” olarak da adlandırılan, Yakub’un önderliğinde gerçekleşen göçebe ya da yarı göçebe Arami'lerin hareketidir. Ataları olan İbrani'lerin yerleşiklerine yönelen üçüncü akın, M.Ö. 1300’lü yılların sonunda, uzun süre Mısır’da yerleşmiş olarak yaşadıktan sonra, Mısır’dan kaçan halklardır. İsrail halkını oluşturan tüm bu göçmen halklar, Kenan adı verilen coğrafyaya girdiklerinde, Sami halkları ile karşılaştılar. Fenike olarak da bilinen bu bölge, günümüzün Lübnan, Suriye, Ürdün ve İsrail'in Levant Bölgesi'nde yer alan, zaman zaman Mısır'a bağımlı olan, büyük ticaret ve inşaat projeleri ile zengişleşmiş, refah içerisinde yaşayan şehirlerin bulunduğu antik bir bölgeydi. Bölgedeki halklar tümüyle yerleşik olup tarım ekonomisine geçmişlerdi. En önde gelen tarım ürünü zeytindi. Gelenler yerleşik halkların dinsel inançları ile kaynaştılar. Tarihi kaynaklar, yerleşik olanların tarımsal ayinleri ile mevsim şenliklerinin yeni gelenler tarafından da benimsendiğini göstermektedir. Bu asimilasyon halkların Babil Sürgünü’ne kadar devam etmiştir.

Eski Ahit'in birçok bölümünde zeytin ve zeytinyağı kutsallığın göstergesi bir unsur olarak karşımıza çıkar. Çok tanrılı pagan inançlarından kalma tüm tanrılar reddedilmiş, her şeyin üzerinde tek, mutlak ve sonsuz güce sahip bir tanrı inancı oluşturulmaya çalışılmıştır. Zeytin ve ondan elde edilen yağ; onun yarattığı ve onun göstergesi, alemeti olan bir semboldür.

Efsaneye göre Tanrı, Mısır’dan halkı ile birlikte göç etmeye zorlanan Musa’dan, göç süreci boyunca kullanılacak seyyar bir tapınağı aydınlatmak için, içinde en saf zeytinyağının bulunacağı bir yağ lambası yapmasını ister:

“Benimle konuşan melek yine geldi ve uykudan uyandırır gibi beni uyandırdı." "Ne görüyorsun?’’ diye sordu. “Som altın bir kandillik görüyorum” diye yanıtladım, “Tepesinde zeytinyağı için bir tas, üzerinde yedi kandil, kandillerde yedişer oluk var. Ayrıca kandilliğin yanında, biri zeytinyağı tasının sağında, öbürü solunda iki zeytin ağacı da var.” Meleğe, “Şamdanın sağındaki ve solundaki bu iki zeytin ağacı nedir?” diye sordum. “Altın gibi yağ akıtan iki altınoluğun yanındaki bu iki zeytin dalı nedir?”, “Bunların anlamını bilmiyor musun?” diye karşılık verdi. “Hayır, efendim” dedim. Melek, “Bunlar bütün dünyanın Rabb'ine hizmet eden, yağla kutsanmış iki kişidir” diye açıkladı.” (Tevrat, Zekeriya Bap 4: 1-3, 11-14). Eski Ahit'deki "kıyamet sonrası yenilenmiş dünya" söylemine göre, yeni dünyayı "meshedilmiş" (yağ ile ovulmuş; mesiyah, mesih) bir kral yönetecektir. "Yahve'nin (Rabb) Meshedilmiş Kulu" ifadesi İbrani dinsel düşüncesinin bir unsurudur, o devirlerin yükselen kentlerindeki monarşiler için bu kişinin "kral" olması doğaldır.

Eski Ahid’in ‘Çıkış, 30:31’ bölümünde zeytinyağıyla ilgili olarak Rab şöyle seslenir: “Ve onlara diyeceksin: Bu, nesiller boyunca bana kutsal mesh yağı olacaktır.” Bu bölümün tümü incelendiğinde zeytinyağının vücuda sürülmek üzere kullanılacak bir parfüm/merhem (güzel kokulu kutsal bir mesh yağı) şeklinde anlatıldığı görülür. Antik dönemlerde zeytinyağının parfüm yapımında kullanıldığına dair arkeolojik bulgular mevcuttur. Tanrı Musa'dan, göç sırasında kullanılmak üzere yapılan çadır şeklindeki taşınabilir tapınaktaki kutsal eşyaların bu yağ ile ovulmasını ister. Yağla ovulan tüm eşyalar, tanrının seçtiği meshedilmiş kulu/kralı gibi, kutsal hale getirilir. Ardından, Tanrı bu yağın insanların vücuduna sürülmesini yasaklar. Göç halinde olan bir halk için, daha önce yerleşik yaşam sürdürdükleri topraklarda kutsal olduğuna inanılan, ayrıca o dönemlerde eldesi güç bir tarım ürünü olarak zeytinyağına bu kadar önem verilmesi anlaşılabilir bir durumdur. Yağın vücuda sürülmesinin yasaklanması, halkların bilincinde halen varlığını sürdüren önceki çok tanrılı dinlerine dönme endişesi ya da sadece kralın bu uygulamayı yapabileceğine dair düşüncenin yükselmesi ile açıklanabilir. 

Zekeriya Bap 4 bölümünün tümünde zeytin ağacı ve zeytinyağından bahsedilmektedir. Yakıt olarak zeytinyağının kullanıldığı yedi kollu şamdan "Tanrının gözleri"ne benzetilir. Buna benzer bir mecazi tanrı tasviri Kuran-ı Kerim'in Nur suresinde de mevcuttur.

Eski Ahitte Tanrı, kökenleri kadim Mısır medeniyetine dayanan İsrailoğulları’na “zeytinyağı olan diyarlar” sözü vermiş, zeytin ağacı ve zeytinyağı Tevrat’ta birçok metinde konu edilmiştir. Tevrat incelendiğinde, bazı bölümlerinde, İbrani dinsel düşüncesinde mutlak olan tek tanrı inancının, inananları -eğer bu düşünceden ayrılmazlarsa- nasıl ayrıcalıklı bir seviyeye yükselteceği, onları nasıl egemen bir milet konumuna getireceği ve sonunda yaratıcının kullarını değişmez bir esenliğe ulaştıracağına dair bir çok ifade olduğu anlaşılacaktır. Mircea Eliade'ye göre, bu bölümlerdeki metinlerin içeriğinde varolan çoşku ve yücelti ile birlikte benzersiz cennet betimlemeleri, Hristiyanlığın habercisi gibidir.

“Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, ‘Gel kralımız ol’ demişler. Zeytin ağacı, ‘İlahları ve insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtlamış.” (Tevrat, Hakimler Bap 9:8, 9). Hakimler bölümünde sadece zeytin değil incir ve üzüm de bitkilerin kralı olmayı reddeder.

Bu hikaye, incir, zeytin ve üzümü yaratan tanrılara inanan pagan halkları ile, tek tanrı inancına sahip halkların çekişmesinin bir göstergesi gibi görünmektedir. Bu meyveler, o zamanların tarım kültürünü geliştirmiş, yerleşik halkların uğraşı olan, yetiştirmesi en fazla emek isteyen tarım ürünleridir. Çok tanrılı Pagan halklarına göre bu meyveler, tanrılar tarafından yaratılmış, insanlara verilmiş bir armağandır. Bu meyvelerin konu edildiği Kuran-ı Kerim ayetleri de mevcuttur.

Eski Ahid’in ‘Çıkış, 30:31’ bölümünde zeytinyağıyla ilgili olarak Rab şöyle seslenir: “Ve onlara diyeceksin: Bu, nesiller boyunca bana kutsal mesh yağı olacaktır.” Bu bölüm incelendiğinde zeytinyağının vücuda sürülmek üzere kullanılacak bir parfüm/merhem (güzel kokulu kutsal bir mesh yağı) şeklinde anlatıldığı görülür. Antik dönemlerde zeytinyağının parfüm yapımında kullanıldığına dair arkeolojik bulgular mevcuttur. Dönemin Pagan inanışlarınında ölülerin zeytinyağı ile birlikte ya da zeytinyağı ile ovularak gömülmesi ritüelleri yaygındır. Tanrı Musa'dan, göç sırasında kullanılmak üzere yapılan çadır şeklindeki taşınabilir tapınaktaki kutsal eşyaların bu yağ ile ovulmasını ister, böylece yağla ovulan tüm eşyalar kutsal hale getirilir. Ardından, Tanrı bu yağın insanların vücuduna sürülmesini yasaklar. Göç halinde olan bir halk için, daha önce yerleşik yaşam sürdürdükleri topraklarda kutsal olduğuna inandıkları, ayrıca o dönemlerde eldesi güç bir tarım ürünü olan zeytinyağına bu kadar önem verilmesi anlaşılabilir bir durumdur. Vücuda sürülmesinin yasaklanması, halkın içinde, eski pagan nançlarından kalma bazı dini ritüelleri ortadan kaldırmak ya da unutturmak için alınmış bir aksiyon gibi görünmektedir.

Zekeriya Bap 4 bölümünün tümünde zeytin ağacı ve zeytinyağından bahsedilmektedir. Yakıt olarak zeytinyağının kullanıldığı yedi kollu şamdan "Tanrının gözleri"ne benzetilir. Buna benzer bir tanrı anlatımı Kuran-ı Kerim'in Nur suresinde de mevcuttur. Bu bölümde, pagan inançlarından kalma bir "ulu dağ" daki pagan mabedinin, Tanrı tarafından atanan yahudi Kral Zerubbabel tarafından, yaratıcının yardımıyla, nasıl yıkıldığı da anlatılır. Burada bahsedilen kutsal dağın neresi olduğu Tevrat'ta dokümante edilmemiş. Zeytin ile ilişkili benzer bir dağ benzetmesi, Kuran-ı Kerim'de de vardır ve bu dağın Sina Dağı olduğu düşünülmektedir. Pagan inançlarından kalma, mitlerde zeytin ağacını yaratan eski tanrılar, Musevi tanrısının iki hizmetlisi konumuna evirilmişlerdir. 

Eski Ahitte Tanrı, kökenleri kadim Mısır medeniyetine dayanan İsrailoğulları’na “zeytinyağı olan diyarlar” sözü vermiş, zeytin ağacı ve zeytinyağı Tevrat’ta birçok metinde konu edilmiştir.

“Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, ‘Gel kralımız ol’ demişler. Zeytin ağacı, ‘İlahları ve insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtlamış.” (Tevrat, Hakimler Bap 9:8, 9). Hakimler bölümünde sadece zeytin değil incir ve üzüm de bitkilerin kralı olmayı redderler.

Hakimler bölümündeki bu hikaye, 
incir, zeytin ve üzümü yaratan tanrılara inanan pagan halkları ile, tek tanrı inancına sahip halkların çekişmesinin bir göstergesi gibidir. Bu meyveler, o zamanların tarım kültürünü geliştirmiş, yerleşik halkların uğraşı olan, yetiştirmesi en fazla emek isteyen tarım ürünleriydi. Çok tanrılı Pagan halklarına göre bu meyveler, farklı tanrılar tarafından yaratılan, insanlara verilmiş bir armağandır. Bu meyvelerin konu edildiği Kuran-ı Kerim ayetleri de mevcuttur. Tek ve mutlak bir tanrı inancını sağlamlaştırmaya çalışan Musevi inancı için, bu meyveleri farklı tanrılar yaratmış olamaz, hikaye, o çağlardaki en önemli tarım ürünleri ile ilişkilendirilen pagan tanrılarını reddedişin anlatımı gibi görünmektedir.

Ailenin konu edildiği Mezmurlar 128:1-4 de ise ailedeki çocuklar zeytin filizlerine benzetilir. Zeytin tarımında, bir fideden yetişkin bir zeytin ağacı yetiştirmek, yıllar alan, emek ve sabır gerektiren uzun soluklu bir uğraşıdır. Bundan dolayı çocukların zeytin fidesine benzetilmesi mantıklıdır. Buna ek olarak; zeytin, diğer meyveler gibi dalından koparılır koparılmaz tüketilemez, lezzet vermesi için farklı uygulamalara tabi tutulur ve tüketilebilir olması için zamana gereksinim gösterir. Aynı bölümde kadın, bir eş olarak, asmaya benzetilir. Geçmişi göçmen olan bir halk, artık yerleşik kültüre uyum sağlamış görünmektedir.

Tevrat da Hz. Davut'u, Yahve (Rab) tarafından meshedilmiş kral olarak,bir zeytin ağacına benzetir; “Fakat ben Allah’ın evinde yeşil zeytin ağacı gibiyim; daima ve ebediyen Allah’ın inayetine güvenirim” (Mezmurlar 52:8).

Söylencelerde, Davut kısa boylu, koyun çobanlığı yapan, koyunlara bile adaletli davranan bir çocuktur. Yağ boynuzu başına koyulduğunda yağın kaynamaya başlaması Tanrının onu kral seçtiğinin kanıtı olarak kabul edilir. Olasılıkla Davut bir devlet başkanı ve tecrübeli bir yöneticiydi. Kudüs’ü başşehir yapmak suretiyle iktidarı merkezileştirmiş, askerî teşkilatını geliştirmişti. Devleti yönetirken adaleti öncelikle kendisi icra ediyor, davalara bizzat bakıyordu. İsrailoğulları’nın tam anlamıyla yerleşik medeniyete geçip devleti güçlendirdikleri, Davut’un gerek kendi evini, gerekse krallığın idaresini, belli bir düzene koyduğu, ibadetleri sistemleştirdiği, sürekli bir ordu kurduğu Kuran-ı Kerim’de de ayrıntılı şekilde anlatılır.

Eski Ahit'in 1. Krallar Kitabı Bölümleri'inde (Bölüm 5; Tağınağın Yapım Hazırlıkları, 2Ta.2:1-18), Sur Kralı Hiram ile Süleyman Peygamber arasındaki ticari ilişkiden bahsedilir. Davut ölmüş, yerine oğlu Süleyman geçmiştir, İsrail devlet olarak en güçlü ve zengin dönemindedir. Kral Süleyman, babasının yapamadığı tapınağın inşaası için gerekli sedir ağaçları karşılığında Kral Hiram'a saf zeytinyağı gönderecektir: "Hiram Süleyman'a istediği kadar sedir ve çam tomruğu sağladı. Süleyman her yıl Hiram'a sarayının yiyecek gereksinimi olarak yirmi bin kor buğday, yirmi kor saf zeytinyağı verirdi. RAB, verdiği söz uyarınca, Süleyman'a bilgelik verdi. Süleyman'la Hiram arasında barış vardı. Aralarında bir antlaşma yaptılar." Bu bölümden anlaşıldığı kadarı ile; saray görevlilerine sağlanan yiyecek, sadece tomrukların bedelini karşılar, Kral Süleyman’ın Hiram’ın sarayına buğday ve saf zeytinyağının yanı sıra işçilerin ücreti olarak arpa ve şarap da göndermiştir. Fenikeli işçilere ise çalışmalarının karşılığında belirli bir ücret ödendiği görülür. Fenikeliler girişken tüccarlar ve tecrübeli denizcilerdi, tarım alanlarının azlığı nedeniyle denizciliğe yönelen halklardı. Arkeolojik kazılar ve buluntular Mısırlıların M.Ö. 3000 gibi erken tarihlerde bu bölgeyle ticari ilişkiler kurduğunu gösteriyor. Bundan dolayı, kökeni Mısır'dan gelen göçmenler olan Kral Süleyman'ın, Fenike şehir devletleri ile yakın ilişkide olması doğal bir durumdur. 
Fenike şehirleri, zanaat alanındaki yetenekleri açısından bölgenin liderleriydi, birçok küçük atölyeden oluşan, imalat merkezleri bulunan üç büyük kentleri vardı. Kral Süleyman zamanında, tarım ve özellikle zeytin yetiştiriciliği ile yerleşik hayata geçmiş, yöresinin yükselen bir şehir devletinde, henüz bir mabet inşa edebilecek tecrübede zanaatkarların olmadığı, komşu şehir devletinden tarım ürünleri karşılığında teknik tecrübe yardımı alındığı anlaşılıyor. Bu bölümde; İsrail halkının zorla çalıştırılmaktan ötürü duyduğu hoşnutsuzluktan da bahsedilir, bu durum, gitgide toplu ayaklanmaya ve Kral Süleyman’ın ölümünün hemen ardından krallığın bölünmesine yol açacaktır.


Hristiyan İnancı

"Ey günah işlemeden hamile kalan Meryem, dua et senden yardım isteyen bizler için. Amin."

Paulo Coelho, Hippi.

Yahudi din adamı Pavlus’un yaşadığı dönemde, Greko-Romen dünyada, tarihsel kaynağı antik Mısır’a uzanan ana tanrıça İsis tapınımı çok yaygındı. Zeytin ağacını yaratan tanrıça İsis için inşa edilen mabetler, geçmişte önce Suriye’de yaklaşık M.Ö. 700 yıllarında, ardından üç yüz yıl sonra, Yunanistan anakarasında ve Akdeniz kıyı şehirlerinde yaygınlaşmışdı. M.Ö. birinci yüzyılda Roma başta olmak üzere İsis tapınımı tüm Batı Avrupa’ya yayılmış durumdaydı. M.S. 430 yılları civarında Hıristiyan teoloğu Proclus, bakire Meryem’e tanrısallık atfeden bir vaaz verir, Meryem’i tanrı ile insan arasındaki bir aracı olarak adlandırır. İskenderiyeli Cyril Efes’teki bir vaazında, Meryemi neredeyse tanrısallaştırır, böylece İsis’in ve onun karşılığı olan Efeslilerin büyük tanrıçası Diana veya Artemis’in yok oluşu, o zamanların halklarının bilincinde Meryem ile doldurulmuş gibi görünmektedir. Ayrıca Hıristiyan Kiliselerinde olduğu gibi İsis tapınaklarında da, günah çıkartma ritüelleri gerçekleştirilirdi. Hıristiyanlıktaki günah çıkartmanın dayanağını, İncil’deki ifadeler oluşturmaktadır: “Sen başıma zeytinyağı sürmedin ama bu kadın ayaklarıma hoş kokulu bir yağ sürdü, bu nedenle sana şunu söyleyeyim, kendisinin çok olan günahları bağışlanmıştır.” (Matta 9: 2, 6; Yuhanna 20: 22-23).

Anadolu’nun Ege bölgesindeki şehir devletleri halklarının (İyonyalılar) inançlarında kutsal olan, bakire dişi Titan, tanrılar hiyerarşisindeki en kudretli erkek tanrı Zeus'dan doğma ikiz kardeşler Apollon ve Artemis’in annesi, ikizlerini bir zeytin ağacının altında doğuran Leto (Romalılar için Latona) inancını da burada hatırlamak gerekiyor. Batı Anadolu’da Yunanlaşma öncesi yerli halkın en büyük bereket tanrısı olan Ana Tanrıça’ya tapınmanın, Yunanlaşma sonrasında –Apollon ile Artemis’in anası- Leto’ya tapınma biçimine evirildiği düşünülmektedir. Anadolunun iç bölgelerindeki Kibele inancı bakire anne Artemis'e, sonrasında Artemis inancı "Bakire Kutsal Meryem" inancına da dönüşmüş gibi görünmektedir. Bu görüşe ek olarak, Hristiyanlık inancının yaygınlaşması ile; "Leto, Apollon, Artemis" üçlemesinin tarihsel süreçte "Kutsal Ruh, Meryem, İsa" düşüncesinin kaynaklarından biri olabileceği yorumu yapılmıştır.

Tövbekâr fahişe Maria Magdalena, İsa’nın ayaklarını zeytinyağıyla ovar ve saçlarıyla kurular. Bir Hristiyan inancına göre, Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın kapıları ve İsa’nın çarmıha gerildiği haç da Adem’in mezarının üzerinde yetişen zeytin ağaçlarından yapılmıştı.

İsa Peygamber’in çarmıha gerilişine Zeytin Dağı’ndaki sekiz zeytin ağacının tanıklık ettiğine inanılır. Mesih kelimesinin kökeni “mesh etmek” yani “yağ ile ovmaktan” gelmektedir.


Orta doğu kökenli inançlarla ilgili hikâyelerin çoğunun ortak noktası Kudüs’ün doğusundaki Zeytin Dağı’dır. Nuh Peygamber´in güvercini bu tepeden zeytin dalı koparıp getirmiştir, Mesih buradan gelecektir. İsa peygamber son yemeğini bu dağın eteklerinde yemiş, göğe buradan yükselmiştir. Onun oradaki yaşlı zeytin ağaçlarının altında dinlendiğine inanılır. Dağın eteklerindeki mezarlıkta bulunanlar kıyamet koptuğunda ilk dirilecek olanlardır.

İsa'nın vaazlarını ve öğretilerini çoktanrılı bir inanışa sahip olan Roma halklarına öğreten ilk Yahudi din adamı Pavlus’un İncil'de bahsi geçen Romalılara mektuplarından anladığımız kadarı ile, İsa inanç tarihindeki çok tanrılı insan biçimci tanrı düşüncesini yadsımadan, eski inançlar ile liderliğinde yaymaya çalıştığı yeni tek tanrılı inanç düşüncesini, ağaç metaforu üzerinden, zeytin ağacı ile ifade etmiş:

“…Eğer hamurun ilk parçası kutsalsa hamurun tümü kutsaldır. Eğer kök kutsalsa dallar da kutsaldır. Ama zeytin ağacının bazı dalları kesildiyse ve sen, yabani zeytin filizi olarak onların yerine aşılanıp, öz ağacın semiz köküne ortak oldunsa dallara karşı övünme. Eğer övünüyorsan unutma ki, sen kökü taşımıyorsun, kök seni taşıyor. O zaman “ben aşılanayım diye dallar kesildi” diyeceksin. Doğru onlar imansızlıktan dolayı kesildiler, sen ise imanla yerinde duruyorsun. Böbürlenme, kork! Çünkü Tanrı asıl dalları esirgemediyse, seni de esirgemeyecek. Onun için Tanrının iyiliğini ve sertliğini gör. O, düşenlere karşı serttir, ama O’nun iyiliğine bağlı kalırsan sana iyi davranır. Yoksa sen de kesilip atılırsın! İmansızlıkta direnmezlerse, Yahudiler de öz ağaca yeniden aşılanacaklar. Çünkü tanrının onları geri aşılamaya gücü vardır. Eğer sen doğal yapısı yabani olan zeytin ağacından kesilip doğaya aykırı olarak cins zeytin ağacına aşılandınsa, asıl dalların öz zeytin ağacına aşılanacakları ne kadar daha kesindir!” (Romalılara Mektup 11:16-24).

Su ile temizlenme ayini Hristiyanlık öncesi çoktanrılı pagan inançlarında da vardır, pagan mabetlerine girmeden önce girişte su ile arınma ritüeli yaygındır, arındırma amacıyla kullanılan kap/tekne/kase gibi gereçler Batı Anadolu ve Yunanistan karasında gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda bulunmuşlardır. Kutsal alana girmeden önce, su serpmek için yeşil dallı bir bitkinin -olasılıkla zeytin ya da defne- kullanıldığı dönem yazarlarının yazdığı metinlerde mevcuttur. Vaftiz ayininde, İsis tapınaklarındaki rahip şöyle der; “suyla seni günahlarından temizliyorum ve yağla da seni günahlarından arındırıyorum”. Zira İsis ayinleri sırasında vaftizle veya Nil’in kutsal suyunu tapınanın başından aşağı dökmekle, onun tüm günahlarının silineceğine ve hatalarından da kurtulacağına inanılmıştır. Mısırlı ana tanrıça İsis tapınması Hıristiyanlığa aktarılmış gibi gözükmekle birlikte, hristiyanlıkta vaftzin bir kereye mahsus yapılıyor olması, kliseye her girişte su ile arınma ritüelinin olmaması ve pagan inancı ile ilişkili yıkanma/temizlenme ile ilişkili hiçbir aksiyonun vaftizde gerçekleşen sembolik anlamda yeniden doğuş ve ruhani aydınlanma ile bir benzerliğin olmaması, vaftizi İsis ritüellerinden farklı duruma getirir. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde vaftiz ritüeli denizde, nehirde, su kaynağında, gölde ya da daha küçük bir gölette yapılırdı. Daha sonraları bu ayin klisenin hemen yanında bulunan vaftizhanelerde uygulanmaya başlar.


İsa’nın Vaftizi tablosu; Leonardo Da Vinci, 1472; Leonardo da Vinci‘nin ustası Andrea del Verrochio’nun Floransa yakınlarındaki San Salvi Kilisesi’nin rahipleri tarafından yaptırılan bir sunak için İtalya’daki stüdyosunda yaptığı tablo. Floransa’da Uffizi Galerisi’nde sergilenmektedir. Tanrı’nın altın ışınlarla boyanmış uzatılmış kolları, kanatları genişçe yayılmış bir güvercin, başının üstüne haçlı bir hale ve Vaftizci Yahya’nın dışında resmin sol tarafında bulunan ve İsa’nın kıyafetlerini tutan iki melek.


Roma dönemindeki ilk Hristiyanların saklanmak veya soruşturmadan kaçınmak için, kayaları oyarak ya da yeraltını kazarak yaptıkları, uzun dehlizler şeklindeki tapınak ve mezarlarda, güvercinin ağzında zeytin dalıyla dönüşü şeklindeki tasvirlere  rastlanır. Ağzında zeytin dalı olan güvercin tasviri birçok kilisede kutsallığının sembolü olarak tasvir edilir, bazı zamanlar bakire Meryem’in kocası olarak Aziz Joseph’in (Yusuf) asasının üzerinde gösterilir. Zeytin dalı, aynı zamanda kutsal ruhun da sembolüdür, ikonografik açıdan ölümden sonraki dirilişi, zeytin dalı getiren güvercin ise “yeni yaşamı müjdeleyici” bir simge olarak kullanılmıştır. Hristiyanlığın erken dönemlerinde vaftizmin sembolü olarak görülmüştür.

Hristiyan bilincin en temel inanç esası teslistir. Teslis; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak ifade edilen Tanrı’nın üçlü birliğini tanımlayan karmaşık bir inanç sistemidir. Hristiyan düşüncesine göre Tanrı’nın, İsa’nın annesi bakire Meryem’i hamile kalmaya vesile kıldığı unsur, Kutsal Ruh olarak adlandırılır. Hristiyanlığın ilk zamanlarında, Roma şehrindeki pagan inancına sahip halklar arasında Mısır ve Yunan kökenli çok tanrılı dini inançlar (paganizm) yaygındı. Güvercin, Romalılara göre dişil doğurganlık enerjisinin ve Venüs’ün tanıtıcı sembolüydü. Yunan mitolojisindeki tanrılarla insanlar arasında aracılık görevini yerine getiren Zeus oğlu Hermes, paganların zihninde, ayağında ve kafasındaki miğferinde güvercin kanatları olduğu şekilde tasvir edilir. Gene eski Mısır’da, ölümden sonraki hayat tasarımlarında “Ba” adı verilen ve çeşitli suretlere girebilen bir ruh, kuş şeklinde tasavvur ediliyordu. Bu tarihsel arka plan Hristiyan ortak bilinçaltında pagan inançlarının tamamen silinmediği, fakat şekil değiştirerek yeni isimler altında varlıklarını devam ettirmiş oldukları yorumuna yol açmıştır. Ruhun kuş olarak tezahürü Türk destan, hikâye ve efsanelerinde sıkça yer alır.  Uygur efsanelerinde “şekil değiştirme/don değiştirme olarak anlatılmaktadır. Şamanların özellikle göğe yolculuklarında, gerçekte “insan ruhu” nu temsil eden bir kuş şekline girmeleri ya da doğaüstü bir hayvana binmeleri söz konusudur. Türklerin İslam dinini kabulüyle birlikte, “don değiştirme” evliya veya erenlerin kerametleri olarak anlatılamaya başlanmıştır.

Yuhanna İncili 1:32-33’te “Yahya tanıklığını şöyle sürdürdü: “Ruh’un güvercin gibi gökten indiğini, O’nun üzerinde durduğunu gördüm. Ben O’nu tanımıyordum. Ama suyla vaftiz etmek için beni gönderen, ‘Ruh’un kimin üzerine inip durduğunu görürsen, Kutsal Ruh’la vaftiz eden O’dur’ dedi.” yazmaktadır. Bu nedenle, Hz. İsa’nın vaftizi sırasında Tanrı’nın, İsa’yı oğul olarak duyurduğu bu anda, kutsal ruh, güvercin olarak biçimlendirilir. Rönesans dönemi ünlü ressamlarından Leonardo da Vinci’nin “İsa’nın Vaftizi” adlı tablosunda, kutsal ruh, İsa’nın başının üzerinde güvercin biçiminde resmedilmiştir. Uygur efsanelerinde güvercin Hz. Muhammed ve Satuk Buğra Han ile ilişkilendirilir. Güvercinin kâfirlerin Hz. Muhammed’i yakalamasına mani olduğu ve bu nedenle Müslümanların onu kutsadığı anlatılmaktadır. Ek olarak bolluk ve bereket getiren bir kuş olarak tasvir edilen güvercin, İslamiyet’i kabul eden ilk Türk hakanı Satuk Buğra Han ve onun mezarı ile birlikte anılır.

Arap coğrafyacılar Endülüs Devri şehirlerinden zeytin yetiştiriciliğinde başat bir rol oynamış şehirlerden biri olan Granada’da gizemli bir zeytin ağacından bahsederler. Buraya gelen Arap seyyahlardan Kazvini’ye (1848) göre; şehirdeki bir kilisenin bahçesinde bulunan mucizevî bir zeytin ağacının varlığına inanılmaktadır: “Endülüs’te, Gırnata yakınlarındaki kilisede bir su kaynağı ve bir zeytin ağacı vardır. Bu zeytin ağacının bulunduğu yerde yılın belli bir günüde ilginç bir olay yaşanmaktadır. İnsanların da bildiği bu günde eğer güneş su kaynağına vurursa o su yerden çıkmakta, yükselmekte ve zeytin ağacı ağacında önce çiçekler ortaya çıkmaktadır. Ardından taneler aynı gün içerisinde büyümekte ve siyahlaşmaktadır. Oradakiler de bu zeytinlerden ve kaynak suyundan şifa amacıyla alabildiği kadar almaktadır". Bu söylencedeki "güneş ışınları", "su kaynağı" ve "kutsal zeytin ağacı" inanışlarının kökenleri, halkların atalarından kalma, tanrıça İsis ve Athena'ya kadar geçmişle ilişkili arkaik inanışlardır.

İslam İnancı

İslam inancının yükseldiği Arap yarımadası coğrafyası o devirlerde zeytin tarımının yapılmadığı, bununla birlikte bu tarımı yüzyıllardır yapan Ortadoğu topraklarına komşu ve zeytin ağacının bilindiği bir coğrafyaydı. Mekke'nin kuzeyindeki Medine şehrinde ve güneydeki Yemen topraklarında ise hatırı sayılır sayıda Yahudi inancına sahip, kutsal kitapları Tevrat'ta defalarca zeytin ve zeytinyağı bahsi geçen halklar yaşıyorlardı. Kendinden önce ortaya çıkmış diğer iki kutsal kitapla karşılaştırıldığında, Kuran'da zeytin ile ilgili bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az söz olmasının nedeni; İslam inancının zeytin tarımı yapmayan, insanlık tarihinin o döneminde bedevi yaşam kültüründen daha yeni yerleşik yaşama geçmiş, yarı göçer halklar içinden ortaya çıkan bir din olması ile ilişkili olsa gerek.

Kuran-ı Kerimde altı defa zeytin bahsi geçer; Mü’minun, En'am, Nahl, Abese, Tin ve Nur sureleri. Bu altı sure incelendiğinde, ilk beşinde, zeytinden “yaratılan bir nimet” olarak bahsedildiği anlaşılacaktır. İlk beş suredeki ifadelerde zeytin ve zeytinyağının kutsallığı ya da ritüelik bir fonksiyonu yoktur.

Kitabın herkesçe bilinen Nur suresindeki kullanılış amacı ise farklıdır. Zeytin ağacı ve zeytinyağı, bir kavram olarak Allah’ı anlatmak/tanımlamak amacıyla kullanılır. Suredeki ifadelerde dikkat çeken bir başka unsur ise zeytin ağacı ile ilgili nitelemedir;
"mübarek", bir başka deyişle beğenilen, kutsal ve verimli olan.

Mü’minun suresi 20. Ayetinde dolaylı olarak zeytin ağacından bahsedilmektedir: “Ve bir ağaç da yetiştirdik ki, Tûr-i Sîna'dan çıkar, yağlı olarak biter; yiyenlere katıktır.” Bazı tefsirciler sözcüğü “Sina Dağı” olarak çevirmenin doğru olmadığını, Tûr-i Sîna’nın “nimeti bereketli”, “çoğaltan”, “bol ürün veren” dağ olarak anlaşılması gerektiğini iddia etmişlerdir. Ayette “zeytin” sözcüğü geçmemektedir ama tefsir yapanların üzerinde hemfikir olduğu konu; o ağacın Ortadoğu coğrafyasında yetişen ve İslam öncesi tek tanrı inançlarında da kutsal olduğuna inanılan zeytin ağacı olduğudur. Bu ayette çoğu mitte ve inançta var olan “dünyanın ve bereketin merkezi olarak ağaç” ile "kutsal dağ" sembolleri mevcuttur. İnanç tarihinde dağların kutsallığı çok yaygın bir inanıştır. Ortadoğu’dan yükselen tek tanrılı inançlarda, peygamberlerin Tanrı ile esinsel/vahiysel bir kanal ile iletişime geçtikleri yerler dağlardır. Yahudi ve Hristiyan inancında da kutsal olan dağlar bulunmaktadır. En ünlüsü Sina Yarımadasındaki en yüksek ikinci dağ olan, 2285 metre yükseklikteki Sina dağıdır. İslam peygamberi Hz. Muhammed Mekke’nin yaklaşık 6 km kuzeyinde bulunan Nur Dağındaki Hira mağarasında inzivaya çekilmiş ve kitabın ilk sözleri -kimine göre kitabın tamamı bir seferde - kendisine tanrısal bir esin ile burada iletilmiştir.

En'am Suresinin 99. Ayetinde Allah’ın yarattığı meyveler anlatılmaktadır. Sembolik olarak zeytinin tekliği ve birliği temsil ettiği, narın ise bütünü temsil ettiği gibi, bütünün de taneyi temsil ettiği yorumları yapılmıştır. T
eklik ve birlik açısından bakıldığında, ağaç sembolizması üzerinden (kök, gövde, dal ve meyve) tanrısal ya da ussal bir niteliğe gönderme yapıldığı spekülasyonu yapılabilir. Felsefe ve inanç tarihine bakıldığında; parça ve bütün, doğa ve Tanrı karşıtlığı düşüncesi ile, buna karşıt olarak bu unsurların birliği düşüncesi üzerinden birçok yorum ve tartışma yapıldığı görülecektir.

Nahl Suresi 11. Ayeti de içerik ve anlam olarak En’am Suresindeki bölüme benzemektedir.

Abese süresinde de Allah’ın yarattığı nimetlerden örnek verilirken ismi geçen meyvelerden biri zeytindir.

Tin suresinde incir ile birlikte zeytin üzerine yemin edilir ki, bu zeytinin kutsallığına dair bir işaret olarak yorumlanmaktadır. Tanrı yerine nesneler üzerine yemin edilmesi her zaman tartışma konusu olmuştur. O devirdeki Arap halklarının iletişim biçiminde "yemin ederek kendini ifade etme" yaygın bir davranış olsa gerek. Bununla beraber bu iki meyve isminin o dönemlerde zeytin ve incir yetiştirilen dağ isimleri olduğu, meyve üzerine yemin edilemeyeceği görüşü de mevcuttur. Bu iki ağacın en yaygın bulunduğu bölge o devirlerde Kudüs'tür. İmgelem açısından değerlendirildiğinde kutsal olduğuna inanılan üç unsura gönderme yapılmış gibi görünmektedir; ağaç ya da meyvesi, dağ ve mekan.

Ortadoğu kökenli inanç tarihinin bu zamanlarına ulaşıldığında, halkların bilincinde, zeytin ve zeytinyağının kutsallığının yok olmaya yüz tutduğunu ama yaradılan bir nimet olarak kıymetinin devam ettiği söylenebilir. Bunun nedeni, olasılıkla, zeytin tarımı tarihinin bu yıllarında, geçmişle karşılaştırıldığında artık yeterince zeytin eldesinin mümkün olması, zeytinin ve özellikle zeytinyağının artık az bulunan bir meta olmadığı tarih dönemlerine ulaşılmış olmasıdır.

Nur Suresi 35. Ayet: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fanus içinde. Fanus sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, nerdeyse aydınlatacak (kadar berrak) tır. Nur üstüne nur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bu ayette Allah benzetme ve simgelerle tanımlanmaya, "Tanrı nedir" sorusuna cevap vermeye çalışılmış gibi görünmektedir. İlk benzetmede “ışık” olarak tarif edilmiştir. Işık, o dönemlerde tapınaklarda ve evlerde aydınlatma için kullanılan zeytinyağı kandillerinden çıkan, parlak bir ışığı olan aleve benzetilmiştir. Nur sözcüğü hakikat, bilgi anlamında da kullanılır. “Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fanus içinde” ifadesini, insan beyninin ve insan aklının sembolü yada benzetmesi olarak yorumlayanlar olmuştur. Fakat bilim tarihi açısından bakıldığında; o dönemler, beynin ve fonksiyonlarının ne olduğu ile ilgili henüz emekleme aşamasında olduğumuz zamanlardır. Her ne kadar
beyin ve sinir sistemi fonksiyonları ile ilgili gerçekler keşfedilmeye ilk kez hekim filozof Galen tarafından ortaya atılmış da olsa, dönemin Arap insanı bilincinde akıl ve kalp arasında ayrım yapmaz, düşüncenin merkezi kalbidir ve Kuran'daki metinler de bu inanışı destekler. Ek olarak; akletmenin ya da çağdaş tanımlama ile usun kutsal metinlerde ve Kuran'da ne kadar sık kullanıldığı ya da önemini üzerinde ne kadar vurgu yapıldığı tartışmalıdır. O dönemlerin bedevi halkları için akıl "izleri hafızada saklayan" bir işeleve sahiptir, böylece çölde yolunu şaşırmaz, toplumsal yaşamda uyması gereken yasaları unutmaz. Işığın kaynağının bir cam fanus içinde olması onun dış etkenlerden etkilenmemesini, "ateş değmeden ışık yayma” onun öncesizliğini, aşkınlığını, saltıklığını ve sonsuzluğunu ifade ediyor gibi durmaktadır.


Duvarda içine lâmba ya da kandil konan küçük hücre biçimindeki (dipsiz baca) boşluğa mişkat da denir. Alevi ve Bektaşi inancında ibadetin açılışı bu ayetinin okunması ile yapılır.

"...
ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından..." ifadesine benzer bir ifade antik Yunan ozanı, belki de o zamanların şeçkini, tanrı sözcüsü, çok tanrılı halkların peygamberi Homeros'un İlyada'sında zeytin ağacı tarafından onun kulağına fısıldanır; "herkese aidim, kimseye ait değilim".



Ayasofya Camii Kubbesi; Nur Suresi 35.ayetinin bir kısmı, Hatat Kazasker Mustafa İzzet Efendi.

Bu surenin içeriği, İstanbul'daki altı caminin kubbesine hat sanatıyla işlenmiştir.

Nur suresindeki bu ifadelerin ilham verdiği bir başka cami ise Tunus'ta bulunmaktadır. 
M.S. VII. yüzyılın sonunda, Emevi döneminde inşa edilen camiye "Zeytune" ismi  verilir. "Tunus Ulucamii" olarak da bilinen caminin bu ismi inşa edildiği yerde bulunan bir zeytin ağacından aldığı rivayet ediliyor. Nur suresinin 35. ayetinde Allah'ın nurunun simgesi olarak bahsedilen zeytine istinaden, zeytinyağının ışık yayması gibi, cami ile birlikte inşa edilen medresenin de ilim ışıklarını bölgede yayması dileğiyle seçilmiş olabileceği düşünülmektedir.

Derleyen: Uğur Saraçoğlu (mustabeyciftligi@gmail.com)

Kaynaklar:

1. Dinler Tarihine Giriş, Mircea Eliade,1979, Çeviren: Lale Arslan, Kabalcı Yayınevi, 2000.

2. Kutsal Kitaplarda ve Mitolojide Zeytin, Ders Notu: 6, Dr. Mücahit Kıvrak, Balıkesir Üniversitesi Edremit Meslek Yüksek Okulu Zeytincilik Bölümü.

3. İslam Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/davud.

4. Hıristiyanlığa Aktarılmış Ritüeller Olarak İsis Kültündeki Vaftiz ve Günah Çıkarma Ayinleri, Kürşat Haldun Akalın, Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 42, Erzurum 2014.

5. Göğün Kraliçesi İsis’in Geri Dönüşü: Hristiyanlıkta Meryem Ana Tapınması, Kürşat Haldun Akalın, İLTED, Erzurum 2016/1, Sayı: 45, ss. 81-107.

6. Ortadoğu Mitolojisi, Mezopotamya, Mısır, Filistin, Hitit, Musevi, Hristiyan Mitosları, Samuel Henry Hooke, İnglizce aslıdan çeviren: Alaeddin Şenel, İmge Kitabevi, 1991.

7. Bazı Tıbbi Bitkiler ve Onlara Ait Mitoslar; Derleme, Nilay Tarhan, Miray Arslan, Sevgi Şar, Lokman Hekim Dergisi, 016;6(1):1-9.

8. Turgutreis Akyarlar’da Ünik Bir Taş Ev –Balık, Güvercin, ve Hayat Ağacı- İkonografisi, Makale, Amisos, Cilt/Volume 3, Sayı/Issue 4 (Haziran/June 2018), ss./pp. 90-109.

9. Hristiyan Teslisinin Pagan Kökleri, Mehmet Zafer İnanlar, İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 13, Haziran 2020, Makale: 131-152.

10. Uygur Türklerinde Tufan’ın Kuşları, Adem Öger, Serkan Köse,  Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi, Sayı: 3, 2014, Sayfa: 163-175.

11. 
Arap Coğrafyacılarından 10-13 yüzyıllar Endülüs Şehirleri ve Başlıca Ekonomik Özellikleri; Abdullah Balcıoğulları, Marmara Coğrafya Dergisi, • Yıl/Year: Temmuz/July 2017 • Sayı/Issue: 36 • ss/pp: 111-119 • ISSN: 1303-2429 • E-ISSN: 2147-7825.

12. https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=24&ayet=35.

13. https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=6&ayet=99.

14. https://islamansiklopedisi.org.tr/tin-suresi.

15. https://islamansiklopedisi.org.tr/nahl-suresi.

16. https://islamansiklopedisi.org.tr/abese-suresi.

17. https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=23&ayet=20.

18. Geç Antik Çağ ve Erken Hristiyanlık Dünyasında Dinsel Su İnanışları; Selda Uygun Yazıcı, Anadolu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 8 Sayı: 16, Temmuz 2018, s. 21-31.

19. Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt II, Gotama Budha'dan Hristiyanlığın Doğuşuna; Mircae Eliade, 1976, Çevirmen: Ali Berktay, Kabalcı Yayınevi, 2000.

20. https://kutsalkitap.info.tr/?q=1kr%205.

21. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2792896.

22. https://mersin.edu.tr/haberler/327428/nagidos-antik-kenti-kazilari.

23. Alevilik ve Bektaşilik'te "Nur" ve "Mişkat" Kavramlarının Nur Suresi 35. Ayeti Bağlamında İzahı ve Bir İbadet Formuna Bürünmesi; Ramazan Sönmez, Dr. Öğr. Üyesi, KTO Karatay Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksek Okulu, Arapça Mütercim ve Tercümanlık Bölümü, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Bahar 20121, Sayı 97.

24. Kuran Mutlak mı? Zaman ve Mekandan Bağımsız mı?; Doç Dr. Hasan Aydın, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı 125, 2014. 

IdeaSoft® | Akıllı E-Ticaret paketleri ile hazırlanmıştır.